<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-7766852472279261836</id><updated>2012-02-16T16:23:35.653+02:00</updated><title type='text'>c-chronicles</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://cerenmus.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7766852472279261836/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cerenmus.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>cerenmus</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04514564862754686770</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/S5cgv9uAWqI/AAAAAAAAANQ/rN2YGrA6-8g/S220/ce.bmp'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>28</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7766852472279261836.post-5485887337236444972</id><published>2011-11-10T18:34:00.022+02:00</published><updated>2011-11-11T14:09:36.587+02:00</updated><title type='text'>Münih ve Yakın Çevresi</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-vlsW_YxHLMM/Tr0P8agkPzI/AAAAAAAAA4M/wXD2uDuzY9I/s1600/salz%2B%2528Medium%2529.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 134px; height: 200px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-vlsW_YxHLMM/Tr0P8agkPzI/AAAAAAAAA4M/wXD2uDuzY9I/s200/salz%2B%2528Medium%2529.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5673708636139175730" /&gt;&lt;/a&gt;Uzun zamandır yazmak istiyorum bu yazıyı aslında ama bana göre bir şehri tanıyorum diyebilmek için, en az 6 ay orada yaşamak gerekiyor ve benim için bu süre daha yeni yeni tamamlandı. Artık gönül rahatlığı içinde size "benim Münih'im"i tanıtabilirim. Bu yazımda, daha önce hiç denemediğim ama hep aklımda olan bir üslub kullanacağım; şehri "gezgine özel" anlatacağım. Yani her zevke göre, her isteğe göre şehri yeniden yaratacağım; çünkü Münih hem durağan, hem de yaşayan; hem tüm heybetiyle tarih kokan, hem de sabaha kadar kıpır kıpır bir şehir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Entellektüel gezgine özel; Tarihi ve Kültürel Münih:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Münih; Bavyera eyaletinin başkenti ve Almanya'nın en büyük üçüncü kentidir. Şehrin bilinen tarihi 1158 yılında başlar ve Bavyera dilindeki adı olan München "rahibin yeri" anlamına gelmektedir. Şehir bu adını, doğu ile batı arasında tuz ticareti yapan Benedikt rahiplerinden almıştır. O yıllarda tuz, altından daha değerli bir madendi ve kervanlar ipek yolu gibi tuz yolunu da teperlerdi. Münih'in upuzun ve heyecan dolu maceralı tarihini &lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Munich#History"&gt;buraya tıklayarak &lt;/a&gt;okuyabilirsiniz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Isar nehrinin kıyısında, Alpler'in eteklerindeki bu kent manastırlarıyla da ünlüydü. Dinin etkisi Almanya'nın diğer kentleriyle kıyaslandığında Münih'te fazladır, fakat kentin sanayileşme hızı da bir o kadar yüksektir. Bu nedenle de ortaya zengin ve dindar bir örüntü çıkar. Bu örüntünün etkileri ile; politik açıdan muhafazakar, ticari açıdan liberal, sosyal ve kültürel açıdan girişimci ve zengin bir Münih ortaya çıkmıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-WmB9-0uVvV0/Tr0LpAiTr_I/AAAAAAAAA2s/BySKQuU0pXE/s1600/munih.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 132px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-WmB9-0uVvV0/Tr0LpAiTr_I/AAAAAAAAA2s/BySKQuU0pXE/s200/munih.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5673703904703131634" /&gt;&lt;/a&gt;İkinci Dünya Savaşı sırasında fazlasıyla bombalanmış olsa da, Münih'te her adım başı tüm heybetleriyle dimdik ayakta kalmayı başarmış eski binaları görebilirsiniz. Bunların en güzeli, kuşkusuz Münih denince ilk akla gelen o topuzlu iki kulesiyle, şehrin tam anlamıyla merkezindeki Marienplatz'da bulunan Frauenkirche (Meryem Ana Kilisesi)'dir. 15.yy'ın Gotik mimari anlayışıyla yapılan bu kiliseyi nisan-ekim arasında ziyaret ederseniz, kuzeydeki minareye tırmanma imkanı da bulabilirsiniz. Diğer zamanlarda ise, Neues Rathaus'un (yeni belediye binası) 85mt'lik kulesinden şehri kuşbakışı izleyebilirsiniz. Ayrıca; ballı çörekler ve kahve eşliğinde ayarı kaçırılmış bir kahvaltıdan sonra enerji patlaması yaşarsanız, St.Peters Kilisesinin 306 basamakla ulaşılan kulesinin en tepe noktasından görülen şehrin panaromik görüntüsününün üzerine söylenecek söz yoktur! Gotik mimarinin ağırlığı üstünüze çöktüyse, yürüyüş mesafesindeki Asam Kilisesi'ne kendinizi atın ve barok döneminin en abartılı örneklerinden birini görün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oradan kısa bir yürüyüşle Residenz (Saray)'a geçebilir ve soylu sınıfın örf ve adetleri ile hazinelerine ve gravürlü odalardaki sergilere göz atabilirsiniz. Saray bahçesi yazın çeşitli müzisyenlere ev sahipliği yapıyor ve çimlerde oturup müzik dinleyerek soluklanmak için de birebir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii ki binalar kadar içlerindeki de ilginizi çekiyorsa, Müze Kenti Münih sizi tatmin edecek kadar bol sayıda nitelikli müzeye ev sahipliği yapıyor, üstelik müze girişleri pazar günleri sadece 1 Euro! Kentte zamanınız gerçekten azsa ya da yağmurlu havaya yakalandıysanız, ilk olarak Münchner Stadtmuseum'u (kent müzesi) ziyaret etmenizi öneririm. Müze tarih meraklılarını olduğu kadar, fotoğraf, kukla ve müzik enstrümanları koleksiyonu ile sanat tarihi meraklılarını da mutlu edecektir. Altes Rathaus'un içindeki Spielzeug Museum (Oyuncak Müzesi) de ayrı bir alem ve çok eğlenceli, acil bir durumda çocuğunuzu oraya park edip kendinizi hemen yakınlardaki Oktoberfest ve Bira Müzesine de atabilirsiniz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şehrin Judisches Museum (Yahudi Müzesi) Nazi dönemi Almanya'sının yaşattığı acıları gözler önüne seriyor. Eğer Yahudi Tarihi'ne ya da Nazi Almanyası'na dair daha çok şey öğrenmek isterseniz, bu müzenin dışında, Münih'ten 15km uzakta bulunan Dachau'daki Toplama Kampı'nı ziyaret edebilirsiniz. Oldukça çarpıcı ve uzun süre aklınızdan çıkamayacak acı bir deneyim olacağı için, 12 yaşından küçük çocuklar için uygun değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şehrin bir başka önemli müzesi Deutsches Museum, merkezden birazcık uzakta ama özellikle bilim ve teknolojiye ilginiz varsa, mutlaka görülmesi gerekir. İçeride taş devrinden uzay çağına muhteşem bir koleksiyon var ve özellikle uçaklar, içinde gezebileceğiniz denizaltı ve çeşitli bilimsel deneyler sizi saatler hatta günler boyu mutlu edebilir. Bu müzeyi gezmeyi düşünüyorsanız, en az bir gününüzü ayırın ve müze planını alarak gezin, yoksa akşam saatlerinde müze kapanırken daha sergilerin onda birini görmemiş olarak hüzün içinde ayrılmanız gerekebilir; tecrübeyle sabittir. Araba ve motor tutkunları tabii ki BMW Genel Merkezi'ni, Siemens'i ve binaların içindeki müzeleri de gezebilirler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanat sözcüğü sizin için resim sergileri ve görsel sanatlar anlamına geliyorsa; Münih'te bir ömür geçirebilirsiniz. Ama seyyah olarak burdaysanız ve zamanınız kısıtlıysa, uçaktan iner inmez Maxvorstadt'a koşun ve Pinakothek Sanat Müzelerini gezin. Ayrıca Maxvorstadt üniversitelere ve şehir kütüphanesine de ev sahipliği yapıyor ve benim günlerimin çoğu bu bölgede geçtiği için, şehrin bir muamması olarak, Bermuda şeytan üçgeni gibi bir alanda nevrotik bir şekilde koşturmakta olan beni de görebilirsiniz. Alte Pinakothek, 14-18.yy Avrupa sanatçılarına (Dürer bunların en bilinen örneklerinden biri); Neue Pinakothek ise 19-20.yy sanatçılarına ev sahipliği yapar. İçerideki Van Gogh, Cezanne, Friedrich eminim sizi havalara uçuracak ve en az bir gününüzü alacaktır. Pinakothek der Moderne ise; son yüz yılın sanatçılarına ayrılmış olup Picasso, Klee, Kandinsky, Andy Warhol, Joseph Beuys gibi isimlerin yanında Art Nouveau ve Bauhaus devriminin en muhteşem eserlere de ev sahipliği yapar. En alt kattaki Eames koltuklar ve ilk Apple bilgisayarlar eminim sizi büyüleyecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer imkanınız varsa, biletleri oldukça önceden internetten almak kaydıyla StadtOper'de bir etkinliğe katılın, binanın içi de dışı kadar muhteşem. Daha ekonomik sanat aktiviteleri için, şehrin turizm ofislerine ya da adım başı caddelerde görebileceğiniz ilan panolarına bakabilirsiniz. Bazı kiliselerde özellikle noel döneminde çoğu ücretsiz klasik müzik dinletileri oluyor, kaçırmayın. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gece yapılan bir başka kültürel ve bir o kadar da maceralı aktivite, Gece Bekçileriyle kenti gezmek ya da Ghost-Tour denilen hayalet turları. Bunlar genellikle sizi şehrin gündüz zararsız görülen heybetli ortaçağ binalarının gece birden ürkütücü bir hal alan arka sokaklarına taşır ve ellerinizde gece lambalarıyla 2-3 saat şehirde yürümeyi ve çeşitli hikayeleri dinlemeyi içerir, çok keyifli ve wooooooooo korkutucudur... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ortaçağ tutkunu gezgine özel Münih:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-xMKbeV6ygSI/Tr0MQK65vmI/AAAAAAAAA24/V9_XetR0QgU/s1600/kugu.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 146px; height: 200px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-xMKbeV6ygSI/Tr0MQK65vmI/AAAAAAAAA24/V9_XetR0QgU/s200/kugu.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5673704577505541730" /&gt;&lt;/a&gt;Elinizde bir ortaçağ romanı, yanıbaşınızda içinden kafanfil kokuları yükselen bir çay bardağı, İtalya-Avusturya-Almanya üçgeninde planladığınız seyahatinizin en kuzeyinde, Bavyera'dasınız. Tabii ki kaleler, saraylar ve katedraller görmek istiyorsunuz. Münih tam size göre! "Kale" denince akla gelen tüm klişelerin toplandığı Schloss Neuschwanstein mutlaka görülmeli. Münih'e yaklaşık 1 saat uzaklıkta. Yaz kış güzel, şehir merkezinden turlar da var, kendi arabanızla da gidebilirsiniz. Bu kalenin bir özelliği de Walt Disney'in kullandığı logo'daki kalenin burdan esinlenilmiş olması. O sivri minareler, bembeyaz duvarlar, arkada Alpler, hemen yakında efsane gibi bir göl. Muhteşem. Tabii bize göre. Bavyeralılar bu kaleye biraz tepkililer; kralları 2. Ludwig'in delilik eseri olup Wagner Operalarından esinlendiği ve o zamana göre akılalmaz mablalara malolup asla tamamen bitirlemediği için. İçerisi de dışarısı kadar akılalmaz, özellikle tavanına 100 kuğunun resmedildiği kabul salonu. Kaleye aşağıdaki ufak köyden 20-25 dakikada orman içinde yürüyerek tırmanılıyor ya da 10-12 kişilik at arabalarıyla çıkılıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-eeRvRmeeClI/Tr0ODCP89nI/AAAAAAAAA3Q/f_rUcfKgJAE/s1600/bluten.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 134px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-eeRvRmeeClI/Tr0ODCP89nI/AAAAAAAAA3Q/f_rUcfKgJAE/s200/bluten.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5673706550862870130" /&gt;&lt;/a&gt;Münih merkezdeki Nymphenburg Kalesi'ne ulaşım çok kolay ve kocaman bahçesinde dolaşmak, saray odalarını gezmek ve dünyanın en kapsamlı porselen müzesini görmek keyifli. Ama benim için Münih'in merkezdeki en güzel kalesi Blutenburg. Bu küçük kale; Münih'in ikinci ırmağı olan Würm'ün kıyısına kurulu olup, bizim eve bisikletle 5dk uzaklıktadır. Önünde yaz kış yemyeşil bir çimenlik, içinde kuğu ve ördeklerin yüzdüğü bir gölet, bahçesinde yılda iki defa yapılan Şarap Festivali ve Bayvera mutfağının en leziz örneklerini tadabileceğiniz geleneksel dekoruyla restorantı bulunmaktadır. Ben haftada en az bir kez bu kaleye geldiğim için, çevresindeki geniş çimenlik alanda insanlar koşup oynadıkları için, içinde 130 dilde çocuk kitaplarının bulunduğu sevimli bir kütüphane olduğu için ve yakındaki Gotik kilisenin çanı her sabah saat tam 7'de bizi uyandırdığı için, Blutenburg mutlaka görülmeli. Tabii ki oraya kadar gelmişken yazara uğrayıp bir çay-kahve de içilmeli ;)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Keyfinin kahyasını arayan gezgine özel Münih:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kadar tarih ve kültürden sonra, yaşayan şehre gelelim artık. Nerde ne yenir, ne içilir, neyin fotoğrafı çekilir? Münih Almanya'nın en zengin, lüks düşkünü, entellektüel olmasa da tüketim kültürünün cazibesine kapıldığı için yeniliklere açık kenti. Burda hepimizin aklında olan klasik asık suratlı ve yaşlı Alman görmek zor, insanlar cıvıl cıvıl. Yaz kış 7-70 değil, 2'den 92'e herkes bisiklet üstünde, parklar bahçeler dolu dolu, kahkahalar, çocuk sesleri çın çın. Hollywood ünlülerini aratmayan bol makyajlı ergenler elleri kolları paketlerle dolu geziniyor, barlar ve cafeler tıklım tıklım, festivalin biri biter diğeri başlar. Peki siz seyyahlar neler yapmalısınız? Tabii ki Marienplatz'ta kendinizi kaybetmeli, kalabalığın içinde yürümelisiniz. Kışın kestane kebap, yazın kavrulmuş şekerli fıstık almalısınız yollardan. Sokaklara taşan cafelerde oturmalı, Bavyera mutfağının keyfini çıkartmalısınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-cyRyfVgHqCg/Tr0OV522ePI/AAAAAAAAA3o/RLGBVKplXQQ/s1600/okky.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 131px; height: 200px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-cyRyfVgHqCg/Tr0OV522ePI/AAAAAAAAA3o/RLGBVKplXQQ/s200/okky.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5673706875027618034" /&gt;&lt;/a&gt;Münih denince akla ilk gelen tabii ki &lt;a href="http://www.oktoberfest-insider.com/oktoberfest-faq.htm"&gt;Oktoberfest&lt;/a&gt;. 1810'dan beri Eylül ayının ortasından Ekimin ilk günlerine dek kutlanan bu festival, aslında Kral 1. Ludwig'in düğün kutlamaları olarak başlamış ve günümüzde tam bir toplumsal histeriye dönüşmüş haldedir. Bu senenin verileriyle; 10 milyon kişi festivali ziyaret etti, 8 milyon litre bira içildi, 38 bin litre şarap içildi, 250 bin litre çay ve kahve içildi, 1.5 milyon litre su ve limonata içildi, 600 bin tavuk, 112 bin sosis ve 40 bin balık yendi, 4500 eşya kayboldu (ki bunların bir kısmı evlilik yüzüğü) ve insanlar 15 günde şehri savaş meydanına çevirdiler. Kısacası; eğlenceliydi. Oktoberfest genellikle sabah 9'dan akşam 10'a dek sürüyor ve içeride bira çadırları ile eğlence parkları bulunuyor. Biralar litrelik (9 euro'ydu bu sene) ve çadır içlerinde geleneksel müzikler çalınıyor. Oldukça eğlenceli ama 1 gün yetiyor da artıyor bile. Oktoberfest kadar ünlü olmasa da, şehrin diğer bir bira festivali baharda oluyor; StarkbierFest yani keskin bira festivali. Bu festivalin özelliği, kış boyu fermente edilmiş olan güçlü kıvamlı biranın açılması ve baharın gelişinin kutlanması. Burada içilen bira normalden (%4 alkol) daha güçlü (%11 alkol), o nedenle dikkat.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca, güneş çıkıp da biraz ısıtmaya başlar başlamaz şehrin her yerinde Biergarten (birabahçeleri) açılıyor. Bunlar bizdeki çay bahçesiyle aynı mantıkta, isterseniz ordan birşeyler de yiyebiliyorsunuz, ya da evinizden piknik setinizle geliyor, ordan sadece içeceklerinizi alıyorsunuz. Çocuklar için üstü köpüklü aynen biraya benzeyen ve bira bardaklarında servis edilen elmalı maden suları, birayı çok sevmeyenler için yarı bira yarı limonlu sodadan oluşan Radler ya da Weiss Bier, Dunkel Bier, kola ve fanta karışımı Spezi en çok tüketilen içecekler. Şehrin en güzel bira bahçelerinden biri Englischer Garten içindeki Seehaus Biergarten ya da Chinesischer Turm altında kurulu ve şehrin en eski bira bahçesi özelliği taşıyan bahçedir. Münih'e kışın geldiyseniz ve yine de bira bahçesi deneyimi yaşamak istiyorsanız, tam aynı olmasa da merkezdeki Augustiner Braustuben ya da Hofbrauhaus'a girebilirsiniz. Her ikisi de yerel halktan ziyade turistler için kurulmuş izlenimi verse de eğlenceli deneyimler. Biranın yanında yerel mutfaktan Schweinebraten (kızarmış domuz), Wurst (yaklaşık 200 çeşidi bulunan sosis), Hendl (kızarmış tavuk), Schnitzel (domuz, inek ya da tavuk), Radimasser (turp) ya da Kraut (lahana) Salatası, Knödel (ekmek ve patates karışımı toplar), Zwiebelkuchen (soğanlı tart) ya da benim favorim Obazda (eritme peynir karışımı) önerilir. Tatlı olarak Schwarzwalder Kirschtorte (Vişneli Kara Orman Pastası) ya da Apfelstrudel ilk akla gelenlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-pUrESrFWIqw/Tr0Nz6Cf4mI/AAAAAAAAA3E/G7kqnpmR39Q/s1600/cheese.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 150px; height: 200px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-pUrESrFWIqw/Tr0Nz6Cf4mI/AAAAAAAAA3E/G7kqnpmR39Q/s200/cheese.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5673706290960917090" /&gt;&lt;/a&gt;Sabah kahvaltısı Almanya'da genellikle kahve ve kuchen (poğaça ve kek) anlamına gelse de; 200 çeşit ekmek ve bir o kadar çeşit peynirle aç kalmazsınız. Bavyera'da geleneksel kahvaltı sabah 12.00'a dek bulabileceğiniz (öğleden sonra servis edilmez) weisswurst (beyaz sosis), senf (tatlı hardal) ve breze (simite benzeyen dışı sert içi yumuşak, kollarını kavuşturmuş rahip şeklindeki ekmek)dir. Tabii ki yanında beyaz bira ile!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Münih'in her yerinde geleneksel ya da modern lokantalar ve kafeler bulabilirsiniz ama benim favorilerim; merkezdeki Viktualienmarkt'ta ayaküstü atıştırmalıklar, Residenz'in yakınındaki Cafe Schwarbing'de kahve ve kuche, Cafe Glockenspiel'in kahvaltıları, güneşli ve açık bir havada Otel Bayrischerhof'un çatısında Alpleri izleyerek birşeyler atıştırmak, üniversite'ye çok yakın ve ucuz olan Cafe An der Uni (CADU)nun sandviçleri, noel zamanı (aralık) kurulan noel marketlerinin standlarında Gluehwein (karanfilli tarçınlı sıcak şarap) keyfi (en güzeli de Marienplatz'taki Rindermarkt içindeki Feuerzangenbowle ya da Şeytan'ın Kupası denen üzeri ateşle tutuşturulmuş servis edilen şaraptır). Münih geceleri en hareketli Gartnerplatz'daki barlarda yaşanır ama benim favorilerim Alter Simpl, MCMüller ve çok sevimli bir yahudi restoranı da olan Schmock. Ayrıca yaz akşamları Isar nehrinin kıyısında arkadaşlarla yapılan BBQ'lerin tadı da bir başka olur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Maceraperest gezgine özel Münih: &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Münih spor ve macera kenti, gerçekten! Alplerin gölgesinde kenti çevreleyen ormanlarda dört mevsim zevkten perişan olana dek yürüyüş, tırmanma, kamp yapabilir, yazın buz gibi ve yemyeşil, berrak buzul göllerinde (yazın su ısısı 23'e kadar yükselebiliyor) yüzebilir, dalış yapabilir, kışın kayak ve snowboard yapabilirsiniz. Özellikle Bayrischzell denen bölgede ülkelerarası (Avusturya'ya geçiveriyorsunuz) kayak imkanı ve hemen sonrasında sıcak çikolata keyfi kaçırılmamalı! Dağlara sevdalı olanlar için en güzeli ufak bir trenle 2962 metredeki Zugspitze'ye çıkmak ve yaz kış toktağan karlarda yuvarlanmak ya da günler, haftalar sürecek kayak ya da yürüyüş turlarına katılmak..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-Zn5LzBbM4NA/Tr0OwRtGf6I/AAAAAAAAA30/9-6FdyzbQ_4/s1600/surf.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 150px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-Zn5LzBbM4NA/Tr0OwRtGf6I/AAAAAAAAA30/9-6FdyzbQ_4/s200/surf.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5673707328105775010" /&gt;&lt;/a&gt;Englischer garten şehrin merkezinde güneşlenebileceğiniz ve her tür sporu yapabileceğiniz kocaman bir alan. Her tür spor derken, mesela sörf bile yapabilirsiniz. Eisbach civarında şu yandaki gibi, Avustralya'yı aratmayacak sahneler yaşanıyor bahar ve yaz aylarında! Daha sıcak ama sulu bir ortam tercih edenler şehrin doğusundaki Erding kasabasının (Therme Erding) termal havuzlarını ve suparkını kaçırmasınlar. Tüm bunlara ek olarak, yazın biralarınızı alıp Isar Nehri üzerinde Flossfahrt denen büyük sallarda rafting macerası yaşayabilirsiniz. Bu sallarda bir de canlı Bavyera müziği yapılıyor, oldukça eğlenceli oluyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sporu uzaktan izlemeyi sevenler için Olympiapark (kuleye çıkarak Münih'e panaromik bir göz atmak imkanı var) ya da ünlü Allianz Arena'da bir futbol maçı izlemek de alternatif programlar arasında sayılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Zamanı bol gezgine özel; Münih'in yakın çevresi:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Münih, yaşaması da gezmesi de keyifli bir şehir. İster 3 gün, ister 1 hafta, ister daha uzun gelin, mutlaka yeni şeyler keşfedeceksiniz. Eğer zamanınız bolsa, bir araba kiralayarak ya da gelişmiş (ve biraz tuzlu) tren ağını kullanarak yakın ve uzak çevreye geziler yapabilirsiniz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlardan ilki "romantik yol" olarak tabir edilen ve aslen içine Neuschwanstein kalesi, tarihi Augsburg kenti ve Würzburg kasabasını da alan bölgede bulunan  ve size %100 ortaçağda yaşıyormuşsunuz hissi verecek olan Rothenburg'dur. Bu kent ayrıca sonsuz bir noel yaşamakta olup, sizi ağustosun ortasında bile yeniyıl hissine sokabilecek potansiyele sahiptir. Özellikle gece yapılan hayalet turları ve ortaçağ işkence müzesi sinirleri hoplatsa da mutlaka deneyimlenmeli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-eHwQwSv65W4/Tr0PxtLXP1I/AAAAAAAAA4A/xj8X6OWaT6Y/s1600/schnit%2B%2528Medium%2529.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 134px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-eHwQwSv65W4/Tr0PxtLXP1I/AAAAAAAAA4A/xj8X6OWaT6Y/s200/schnit%2B%2528Medium%2529.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5673708452171956050" /&gt;&lt;/a&gt;Diğer istikamette, aslen Avusturya'da bulunan ama kendini daha çok Bavyera eyaletine yakın hisseden Salzburg; mutlaka görülmesi gereken bir başka rüya kent'tir. Münih'ten tren ya da kendi arabanızla 2.5-3 saatte ulaşacağınız bu kent, günübirlik geziler için çok elverişlidir. Salzburg arnavut kaldırımlı yolları, birden karşınıza çıkıveren sürpriz güzellikleri, tarihi ve modern dokuyu uyum içinde harmanlamış olması, Mozart'ın evi ve müziğin beşiği oluşu, aynı isimle anılan leziz çikolatalara ev sahipliği yapması nedeniyle yaz kış turist akınına uğrar. Gitmişken mutlaka Mirabell Kalesi'ne tırmanın ve şehre yukarıdan bir bakın. Ayrıca eski şehrin merkezindeki restorantlardan birinde mutlaka Viyana usulu Schnitzelleri ve yoğun çikolatalı Sacher keklerini tatmadan dönmeyin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ceren Musaağaoğlu (Schubert), Kasım 2011.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7766852472279261836-5485887337236444972?l=cerenmus.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cerenmus.blogspot.com/feeds/5485887337236444972/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cerenmus.blogspot.com/2011/11/munih-ve-yakn-cevresi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7766852472279261836/posts/default/5485887337236444972'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7766852472279261836/posts/default/5485887337236444972'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cerenmus.blogspot.com/2011/11/munih-ve-yakn-cevresi.html' title='Münih ve Yakın Çevresi'/><author><name>cerenmus</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04514564862754686770</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/S5cgv9uAWqI/AAAAAAAAANQ/rN2YGrA6-8g/S220/ce.bmp'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-vlsW_YxHLMM/Tr0P8agkPzI/AAAAAAAAA4M/wXD2uDuzY9I/s72-c/salz%2B%2528Medium%2529.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7766852472279261836.post-4291893265647780966</id><published>2011-02-24T21:39:00.007+02:00</published><updated>2011-02-25T19:22:10.567+02:00</updated><title type='text'>Zanzibar</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-Aq9N9kJymbQ/TWa_qS17MjI/AAAAAAAAAiI/rIchqbaIMY8/s1600/stonetown%2B%2528Medium%2529.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 134px; height: 200px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-Aq9N9kJymbQ/TWa_qS17MjI/AAAAAAAAAiI/rIchqbaIMY8/s200/stonetown%2B%2528Medium%2529.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5577355921878364722" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Stone Town&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanzanya'nın cennet adası Zanzibar'ın başkenti StoneTown'a, Dar es Salaam'dan 2 saatlik efil efil bir feribot seferiyle ulaşılıyor. Adaya ayak basar basmaz ilk sürpriz gezginleri bekliyor: aşı kartlarınızdaki sarı humma kayıtları kontrol edilerek, pasaportlarınıza yeni damgalar basılıyor. Zanzibar resmi ve politik açıdan Tanzanya'ya bağlı olsa da, psikolojik açıdan kendisini hala "union"dan ayrı bir ülke olarak görüyor; dolayısıyla kendi gümrük sistemi var. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Stone Town'da bizim Ortadoğu'dan alışkın olduğumuz daracık sokaklar, taş evler, evlerin önünde "buibui" (dedikodu) yapan rengarenk çarşaflı kadınlar, binlerce çocuk, her tür ıvır zıvırı bulabileceğiniz kapalı ve açık Arap çarşıları, balık, tropik meyveler ve envai çeşit baharat kokusu, bizi birden sıcakkanlı bir merhaba ile kuşatıyor. Stone Town biraz Umman'ı, biraz Fas'ı, biraz da Kudüs'ü hatırlatıyor bana ve bu nedenle kendimi evde hissettiriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-PK0_fvhdNTU/TWbBNe_9SnI/AAAAAAAAAio/_14iUMPR6Nc/s1600/gulet%2B%2528Medium%2529.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 133px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-PK0_fvhdNTU/TWbBNe_9SnI/AAAAAAAAAio/_14iUMPR6Nc/s200/gulet%2B%2528Medium%2529.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5577357625948719730" /&gt;&lt;/a&gt;StoneTown'da kente adını veren taş evlerden birinde kalmalısınız, bu evlerin odaları her zaman muhteşem bir iç-avluya açılıyor. Avluda taşın gri-beyazına inat, cart pembe begonviller, sapsarı sinamekiler, mosmor flamboyant çiçekleri oluyor. Dışarıdan satıcıların ve sokakta oynayan çocukların sesleri geliyor. Yerden oldukça yüksek, temiz bir yatakta deliksiz bir uyku, enfes kahvaltılar ve Arap tarzı bir divanın şenlendirdiği balkonda oturarak, Hint Okyanusu'nun turkuaz sularında oynaşan pirogue'ları (Vasconcelos'un "Kayığım Rosinha" hikayesindeki gibi, ağaç gövdelerinden oyulma, küçük kayıklar) ve onların bir büyük ağabeyi olan yelkenli Dhow'ları izlemek, insana sonsuz bir keyif veriyor. Öğle güneşi ve rutubetin tavan yaptığı anlarda yapılabilecek en doğru şey bu öğle keyifleri. Katherine Hepburn ve Humphrey Bogart'ın "Afrika Kraliçesi" filminde, Katherine'in sıcak çarpması sırasında dediği gibi; insan kova kova soğuk su dökünmek istiyor ama kovayı kaldırmak bile yeniden terletiyor!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak akşam saatlerinde odadan ayrılacak ve labirent-kentte Queen'in efsanevi sesi Freddy Mercury'nin doğduğu evi arayacak enerjiyi bulabiliyorum. Sokağı ve Mercury restoranını bulmak kolay ama ailenin hangi evde yaşadığı tam olarak bilinmiyor. Freddy yaşamının ilk beş yılını bu cennet adada geçirmiş, bu kumsallarda çıplak ayak koşturmuş ve bu turkuaz denizde yüzmüş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Queen'den sonra, sıradaki durak tabii ki kahvesi ve baharatlı/sütlü Massala çayı ile ünlü kahvehanelerden biri olmalı. Pürüzsüz bir kakao ciltte ışıldayan bembeyaz dişlerini göstererek kikir kikir kikirdeyen, cart mor ya da cart turkuaz çarşaflı ergen kızlar, sizi severlerse, çayın yanında birer "Kashata" getirirler. Bu kashata denen ince kurabiye; kırk çeşit baharatın, susamın, fındık, fıstık ve şekerin birleşiminden oluşan cennetten düşme bir şey.. Hele Masala çayına bandıra bandıra yemek.. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ordan aldığınız enerjiyle daracık sokaklara girmeli ve binlerce incik cincik dükkanın arasında kaybolmalı ve ardından mucizevi bir şekilde kendinizi Beit El Ajaib (Acaip Ev)'in önünde bulmalısınız. Ulusal müze, eski saray ve ortamın hakikaten en acaip görünüşlü binası bu. Hemen önünde yemyeşil bir park ve onun da önü okyanus.. Parkın içine gece pazarı kurulmuş, aynen Morocco'daki gibi ızgara standları ve taze meyve suları ile turistik eşyalar içiçe. Şekerkamışı suyu sıkan adamı, şişe geçirilmiş envai çeşit balık ve deniz hamsülünü, çeşit çeşit ekmekleri izlemek inanılmaz keyifli ama mideyi daha yeni düzeltmişken risk almak mantıklı değil. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-5yanDyAiZ2A/TWa_0KWiqII/AAAAAAAAAiQ/u0ZfAZFUilY/s1600/ahtapot%2B%2528Medium%2529.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 134px; height: 200px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-5yanDyAiZ2A/TWa_0KWiqII/AAAAAAAAAiQ/u0ZfAZFUilY/s200/ahtapot%2B%2528Medium%2529.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5577356091397941378" /&gt;&lt;/a&gt;Benim önerim, okyanusa bakan bir teras restoranında günü sonlandırmayı tercih edin ve mümkünse menüdeki en Swahili tarzı yemeği ısmarlayın. Mesela Muzlu king fish (balık) ızgara,ya da klasikten şaşmayanlar için: hindistancevizli balık köri. O baharatlar, o lezzet patlamaları.. Muhteşem bir ziyafet, muhteşem bir kent!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;StoneTown'da insan sıkılmadan 4-5 gün rahat kalabilir. Ama Zanzibar sadece bu kent değil, adayı mutlaka dolaşmanızı, farklı küçük balıkçı köylerini de görmenizi öneririm. Onlarca köyden benim en çok hoşuma giden, bakir kumsalları ve daha sakin yapısı ile turistlerin çok fazla tercih etmediği Matemwe'dir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-NzBP2YpZGDM/TWbABNyXKII/AAAAAAAAAiY/mQKNgUD2-kc/s1600/matw%2B%2528Medium%2529.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 133px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-NzBP2YpZGDM/TWbABNyXKII/AAAAAAAAAiY/mQKNgUD2-kc/s200/matw%2B%2528Medium%2529.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5577356315658233986" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Matemwe&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Stone Town'dan doğu sahilindeki bu ufacık balıkçı köyüne, turistlerin klimalı shuttle-minibüslerini görmemezliğe gelerek, yerli halkın tercihi "dalla dalla" (pikap)lardan birine atlayarak gitmelisiniz. Denizin hemen önünde, palmiye ağaçlarının altındaki basit ve sade bungalowlarda konaklamalısınız. Etrafta sizden başta çok az beyaz turist göreceksiniz ve onlar da sizin kafada; sakin ve deniz aşığı, samimi ve doğal insanlar olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adanın bu yakasının en önemli özelliği, dalış bölgeleridir. En az 2-3 gününüzü dalışa ayırmanızı öneririm. Bölgede 30-35 metrede batıklar var ama bu kadar derine meraklı değilseniz, çok daha sığ sularda, mercan resiflerinde milyonlarca rengarenk balığı görebilirsiniz. 28derece su ve 250bar hava ile dalışlar bitmek bilmiyor burda, muhteşem! Deniz canlılarının biyo-çeşitlilik yelpazesi kesinlikle Kızıldeniz'den daha geniş ve çevre adalardaki mercan resiflerince sağlanan bembeyaz kum Maldivler'den bile daha ince ve kusursuz. Hele yunuslar! Masmavi denizin ortasında birdenbire 13-15 tanesi beliriveriyor ve dakikalarca teknenin yanında yüzerek size eşlik ediyorlar. Ben herzaman yaptığım gibi tekneden ayaklarımı denize sallıyorum, bembeyaz köpükler bileklerimi yalıyor. Biraz uzansam, ayaklarım yumuşacık sırtlarına değecek sanki..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-JJY4IacCTgM/TWbALoibjyI/AAAAAAAAAig/gf5vNhiU6EM/s1600/matwe%2B%2528Medium%2529.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 133px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-JJY4IacCTgM/TWbALoibjyI/AAAAAAAAAig/gf5vNhiU6EM/s200/matwe%2B%2528Medium%2529.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5577356494637862690" /&gt;&lt;/a&gt;Sizi şaşırtabilecek bir başka durum da gel-git. Deniz, gel-git nedeniyle 20mt içeri kaçıyor ve birkaç saat sonra tekrar geri geliyor. Bu harika görüntüde bembeyaz yelkenli tahta Dhow'lar balığa çıkıyor. Günlük deniz mahsülünü köyden balıkçılar sağlıyor, köye en yakında kalan bungalowların sahibi Muhammet ve Hüseyin kardeşler pişiriyor, siz de afiyetle yiyorsunuz. Yemekler inanılmaz güzel, binlerce çeşit baharat ve hindistancevizi sütü ile pişen balığın, ızgara ıstakozun, ahtapot salatasının, körili karidesin sonu yok gibi.. Öyle de ucuz! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Matemwe cennet gibi bir yer. Sabahtan akşama dek denizle iç-içesiniz. Bu da yetmezse bembeyaz kumsalda çıplakayak yürüyüş, deniz kabukları toplamak ve sağdan soldan geçen insanlarla "jambolaşmak" (merhabalaşmak) yapabileceğiniz aktiviteler. Gerisi yok. Birsürü kitap götürmeyi unutmayın!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Zanzibar'a Genel Bakış&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanzanya Türklerden vize istiyor, fakat vizenizi ülkeye girişte ücretini ödeyerek alabiliyorsunuz. Zanzibar'a ayrıca vize almanıza gerek yok ama pasaportunuza süslü bir damga alıyorsunuz. Ada son derece turistik, her bütçeye uygun konaklama ve yeme-içme imkanı mevcut. Ayrıca alışveriş cenneti olduğu için overland afrika gezginlerine son dakikada binlerce janjanlı hediyelik eşya ve baharat sunuyor. Kültür ve tarih açısından son derece zengin, Afrika kıtasının ünlü fatihi David Livingstone'un ve daha onlarca gezginin kıtaya ilk ayak bastığı nokta oluşu nedeniyle de ilginç. Ayrıca köle ticareti ve tarihe damgasını vuran sosyal olayların yanı sıra, kara büyü ve hayalet hikayeleriyle de ünlü. En az bir hafta kalıp asla sıkılmayacağınız bir cennet ada. Biz, hastalık nedeniyle yolumuzu ne yazık ki burada sonlandırdık ve çok istediğimiz halde Tanzanya'nın geri kalanını ve Kenya'yı göremeden ani bir kararla geri dönmek zorunda kaldık. Bu isabetli bir karardı çünkü hayati tehlike sınırına yaklaşmıştık. Fakat Masai Mara, Serengeti, Ngorongoro krateri, Kilimanjaro, Nairobi, Nakuru gölü ve daha niceleri içimizde kaldı.. Bir dahaki sefere artık..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıntılı bilgi ve gezi günlüğüm için: &lt;a href="http://www.cerenmus.travellerspoint.com/"&gt;http://www.cerenmus.travellerspoint.com/&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ceren Musaagaoglu - Ocak 2011&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7766852472279261836-4291893265647780966?l=cerenmus.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cerenmus.blogspot.com/feeds/4291893265647780966/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cerenmus.blogspot.com/2011/02/zanzibar.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7766852472279261836/posts/default/4291893265647780966'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7766852472279261836/posts/default/4291893265647780966'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cerenmus.blogspot.com/2011/02/zanzibar.html' title='Zanzibar'/><author><name>cerenmus</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04514564862754686770</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/S5cgv9uAWqI/AAAAAAAAANQ/rN2YGrA6-8g/S220/ce.bmp'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-Aq9N9kJymbQ/TWa_qS17MjI/AAAAAAAAAiI/rIchqbaIMY8/s72-c/stonetown%2B%2528Medium%2529.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7766852472279261836.post-3687399753138294946</id><published>2011-02-24T08:43:00.008+02:00</published><updated>2011-02-24T09:52:28.377+02:00</updated><title type='text'>Malawi</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-Jt39T4P683I/TWYM3bEcFGI/AAAAAAAAAho/zHGz6b61Bng/s1600/immigration%2B%2528Medium%2529.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 134px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-Jt39T4P683I/TWYM3bEcFGI/AAAAAAAAAho/zHGz6b61Bng/s200/immigration%2B%2528Medium%2529.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5577159334843651170" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Sınır Kapısı&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Afrika'nın kalbine ulaşabilmek için, öyle bir yolculuk yapıyorsunuz ki, başınıza gelenler pişmiş tavuğun başına gelmiyor. O efsanevi yolculuk bizim için Zambia'nın başkenti Lusaka'da başladı. Sabaha karşı Lusaka'nın ıssız sokaklarında ve otobüs garında bulunmak son derece ürkütücü ve tehlikeli. O nedenle o saatte sizi hostelden alacak bir taksi şöförü ayarlamanız yerinde olacaktır. Adamlar 4 dolar için bütün gece kapıda bekliyor ve sizi tam zamanında otobüsünüze yetiştiriyor. Terminalde önceki gün aldığınız biletlerin gerçekten bir otobüse ait olduğunu gördüğünüzde şaşırıyor ve seviniyorsunuz. 70 kişilik 3x2'lik koltuklardan oluşan otobüste kendinize bir yer bulduğunuzda, bangır bangır müzik de, ağlaşan çocuklar da, sabahın köründe tavuk butu yiyen şöför de, ortada yatan soğan çuvalları da, gıdaklayan tavuklar da umrunuzda olmuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Malawi sınır kapısı tam bir macera. Aslında Malawi Türk vatandaşlarından vize istiyor ve Avrupalılar gibi elinizi kolunuzu sallaya sallaya gidip sınır kapısında alamıyorsunuz, Lusaka'dan başvurmanız ve 10 gün beklemeniz gerekiyor. Fakat noel döneminde kapalı olan konsolosluk nedeniyle, ben elimi kolumu sallaya sallaya sınıra gittim ve ayrıntılarını gezi gümcemde uzun uzun anlattığım gibi, binbir macera sonunda vizemi aldım. Alınabiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Lilongwe&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başkentlerin hiçbiri sevimli değildir, ama Lilongwe'nin eski kent bölümünün kendine özgü bir tatlılığı var. Pazar yeri, yemyeşil bahçeleri ve güleryüzlü insanları ile sizi büyülüyor. Eski kentte Mufasa Backpackers'da kalmanızı ve hemen altındaki Hint Lokantası'na mutlaka uğramanızı öneririm çünkü kuzeye gidiyorsanız bu sizin Dar es Salaam'a kadarki son yemeğiniz olacak. Bu kentte fazla vakit kaybetmeden göle ulaşmaya bakın, çünkü Malawi demek gölün çevresindeki minicik köyler demek..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Monkey Bay&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-Z_58bk7FvOk/TWYMThpD-_I/AAAAAAAAAhY/j3MpL_1CRUo/s1600/bay%2B%2528Medium%2529.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 133px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-Z_58bk7FvOk/TWYMThpD-_I/AAAAAAAAAhY/j3MpL_1CRUo/s200/bay%2B%2528Medium%2529.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5577158718132583410" /&gt;&lt;/a&gt;Monkey Bay, hemen yakınındaki Cape MacLear kadar turistik değil ama ondan çok daha güzel bir köy. Konaklama imkanınız son derece sade odalar ya da kamp kurabileceğiniz alanları olan Mufasa Rustic Camp. Adından da anlaşılacağı gibi son derece basit imkanları var, elektrik yok ve tuvaletler ortak. Ayrıca su sistemi de gölden sağlanıyor ve arıtma yok. Doğa ile içiçesiniz ve kumsalda, gölün hemen yanında çadırda uyuyabilme ve göle devamlı dalıp çıkabilme lüksünüz var. Kamp alanında ayrıca, muhteşem bir baobab ağacı var. Geceleri de binlerce ateş böceği çıkıyor ortaya ve milyonlarca yıldızın altında onları izlemek, kurbağa seslerini ve diğer börtü böceği dinlemek muhteşem birşey.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cape MacLear&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-N6GguO0WsNk/TWYNCDuNFiI/AAAAAAAAAhw/-r_e3mq34LY/s1600/kamp%2B%2528Medium%2529.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 133px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-N6GguO0WsNk/TWYNCDuNFiI/AAAAAAAAAhw/-r_e3mq34LY/s200/kamp%2B%2528Medium%2529.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5577159517554939426" /&gt;&lt;/a&gt;Malawi gölünün kıyısına kurulu, imkanları biraz daha iyi olan, daha turistik bir başka kasaba da MacLear Burnu. Burna, Monkey Bay'den pikaplar işliyor ve oldukça keyifli ve hop hop hoplatan bir saatlik bir yolculukla varılıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gölün bu kısmında, ilginç bir şekilde göle sadece çocuklar, ördekler ve muzungular (beyaz adam / turist anlamına gelen sık sık duyacağınız bir kelime) giriyor. Burda halk gölden balık avlıyor, çanağını çömleğini yıkıyor, elbise yatak yorgan yıkıyor, hadi en fazla elini ayağını yıkıyor ama yüzmüyor. Kamp alanları göl kıyısında, her bütçeye uygun seçenekler var. Ayrıca tüm köy halkıyla sosyalleşme, kuruyan balıkları izleme, çocuklarla oynama, tüm gün hamaklarda yatıp yuvarlanma gibi aktiviteler söz konusu. Eğer sıkılırsanız kano gezileri, dalış ve tırmanış sporlarını da yapabilirsiniz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Kuzey Malawi&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-5pDBPyEp6-o/TWYNLmBWPDI/AAAAAAAAAh4/Mmh98O5xod4/s1600/monkeybay%2B%2528Medium%2529.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 133px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-5pDBPyEp6-o/TWYNLmBWPDI/AAAAAAAAAh4/Mmh98O5xod4/s200/monkeybay%2B%2528Medium%2529.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5577159681380858930" /&gt;&lt;/a&gt;Malawi'nin turistik olmaktan son derece uzak, devasa bitkilerin yuttuğu, rengarenk, boy boy böcek, örümcek ve kertenkelerin kol gezdiği kuzey bölgesinde, kendinizi tamamen doğa ile bütünleşmiş hissediyorsunuz. Burada bitkiler ve insanlar daha sert mizaçlı, doğanın renkleri daha koyu ve Afrika'nın o bildiğimiz açlık ve sağlık sorunları daha belirgin. Beyaz adam yok çevrede ve bu iyi mi kötü mü tam bilemiyorsunuz. Ağaçlardan mango toplamak, bulduğunuzda yemek yemek, genelde açlık çekmek olası. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-2qvpOcx4Unw/TWYNatES3yI/AAAAAAAAAiA/tieH6qMLYjc/s1600/sunset%2B%2528Medium%2529.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 134px; height: 200px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-2qvpOcx4Unw/TWYNatES3yI/AAAAAAAAAiA/tieH6qMLYjc/s200/sunset%2B%2528Medium%2529.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5577159940970307362" /&gt;&lt;/a&gt;Nkhata Bay dalış için muhteşem bir bölge, efsanevi kedi balığını görmeniz an meselesi. Kamp alanları güvenli ve sizi günlerce oyalayabilecek bir manzara var. Makuzi Beach kamp alanı oldukça iyi ve öndeki kumsalda, kumsal satıcıları tarafından rahatsız edilmeden sabahtan akşama dek yüzebilir, güneşlenebilirsiniz. Buradan Tanzanya'ya devam edecekler için bir hatırlatma; Tanzanya yolu birkaç vasıta değiştirmenizi gerektiren, oldukça uzun bir yol, o nedenle bol bol dinlenin ve enerji toplayın bu güzel kasabada. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Malawi Genel&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-rnpSSEYuWS8/TWYMhmHpP5I/AAAAAAAAAhg/iqTiAoyZR1w/s1600/children%2B%2528Medium%2529.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 134px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-rnpSSEYuWS8/TWYMhmHpP5I/AAAAAAAAAhg/iqTiAoyZR1w/s200/children%2B%2528Medium%2529.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5577158959852765074" /&gt;&lt;/a&gt;Orta Afrika'daki tüm ülkeler gibi Malawi de son derece az gelişmiş bir ülke. Buna rağmen, Zambia ile karşılaştırılınca lise eğitimi yaygın, hayvancılık ve tarım daha gelişmiş. İnsanlar bambu ve kerpiç evler yerine pişmiş topraktan yapılma evlerde yaşıyor, hastane sayısı daha fazla, insanlar genel olarak daha sakin ve güleryüzlü. Ülke demokrasi ile yönetiliyor ve bu nedenle Sam Amcadan yardım alınıyor. McDonalds KFC falan daha orta afrikaya girmemiş (neyseki) ama CocaCola ve Fanta bu ülkelerin resmi içeceği gibi birşey. Bakkal önüne oturup birer kola açmak, yerli halkla kaynaşmak için birebir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yetersiz ve yanlış beslenme ne yazık ki Malawi'deki en yaygın sorunlardan biri. Malawi, (Orta Afrika'da sıklıkla rastlandığı gibi) toprağı verimli olmasına rağmen, yanlış yönetimler yüzünden açlıkla savaşan ülkelerden biri. Maize denen ve lapa yapımında kullanılan irmik türü bir un var, bir de bunun da beteri, hiçbir besleyici değeri olmayan, sadece çok hızlı ve zahmetsiz yetişen cassava denen bir bitki var. Bunun yaprakları da öğütülüp tatsız tuzsuz bir ekmeğe dönüşüyor, suya katıp içecek yapıyorlar, lapa yapıyorlar.. İnsanlar bununla doyuyor ama beslenemiyor, çocukların karınları hep kocaman kocaman, bacakları incecik, sırttan kemikleri sayılıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, Afrika aç ve gezginler de aç kalıyor. Sadece üzeri sineklerle kaplı kızarmış tavuk parçaları, nshima denen lapa, kalitesiz bisküvi ve cipsler var etrafta, başka bir yiyecek bulmak mümkün değil. Neden böyle anlamıyorum çünkü güneşli ve yağışlı bir memleket burası ve tarıma açık araziler var, sebze ve meyve bulunamıyor, süt ve peynir zaten hayal. Çok takıntı yapmamak lazım beslenmeyi, çünkü Afrika'nın açlığının bilincinde olarak seyahat etmelisiniz buraya. Başkentlerde bazen süpermarkette bura için fahiş bir meblalara konserve mantar ya da fasülye bulunuyor. Birkaç kez böyle elimiz kolumuz dolu çıkıp aç insanları görünce yolda tüm paketleri dağıttık ve tekrar dönüp kendimize birşeyler alalım diye markete gittiğimizde, çoktan kapanmış olduğunu görüp aç uyuduk. Çocuklara süt falan almaya çalıştım ama süt tozu dışında bulamadım. Bu nedenle mutlaka vitamin hapları alın yanınıza. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sağlık bir başka problem. Göl tatlı su olduğu için, içme suyu, banyo, çamaşır bulaşık suyu ve diğer tüm ihtiyaçlar için kullanılıyor. Özellikle Bilharzia denen bir parazit yaygın (süründürüyor ama tedavisi kolay ve yaygın). Dişinizi mutlaka içme suyundan fırçalayın ama açıkçası tabak çanak herşey gölde yıkanıyor yani önünde sonunda hasta olacaksınız, hazırlıklı gidin. Sıtma da, diğer tüm hastalıklar da çok yaygın. Ben son derece ağır bir şekilde hastalandım ve 1 haftada 5 kilo kaybettim. Açıkçası son derece zor ve korkutucu günlerdi ve seyahatimizi kısa kesmemize de neden oldu sonunda. Doktor ve hastane yok, ulaşım çok aksak ve zor, bu nedenle genel olarak bağışıklık sisteminiz düşükse, hamile ya da devamlı ilaç kullanan biriyseniz, ufak çocuğunuz varsa, Malawi'ye gitmenizi önermem. Şartlar oldukça ağır, seyahat etmek de zor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Malawi çok ucuz, günlük 25 euroya şahane bir otelde kalabilirsiniz. Kamp yapacaksanız, kumsaldaki satıcılara dikkat edin, yankesicilik almış başını yürümüş halde. Yine de, genel olarak insanları ve çocukları çok güzel Malawi'nin, konuşmayı da çok seviyorlar. Tüm zorlukları göze aldığınızda, benim gibi siz de Malawi'ye aşık olup döneceksiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha fazla bilgi ve seyahat günlüğüm için: &lt;a href="http://cerenmus.travellerspoint.com/"&gt;http://cerenmus.travellerspoint.com/&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7766852472279261836-3687399753138294946?l=cerenmus.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cerenmus.blogspot.com/feeds/3687399753138294946/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cerenmus.blogspot.com/2011/02/malawi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7766852472279261836/posts/default/3687399753138294946'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7766852472279261836/posts/default/3687399753138294946'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cerenmus.blogspot.com/2011/02/malawi.html' title='Malawi'/><author><name>cerenmus</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04514564862754686770</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/S5cgv9uAWqI/AAAAAAAAANQ/rN2YGrA6-8g/S220/ce.bmp'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-Jt39T4P683I/TWYM3bEcFGI/AAAAAAAAAho/zHGz6b61Bng/s72-c/immigration%2B%2528Medium%2529.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7766852472279261836.post-5725315744202337651</id><published>2011-02-24T07:39:00.006+02:00</published><updated>2011-02-24T08:42:21.383+02:00</updated><title type='text'>Zambia</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-eDVmFJYs5nQ/TWX8lh-l1GI/AAAAAAAAAg4/BmOQCpwTFXU/s1600/koy.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 133px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-eDVmFJYs5nQ/TWX8lh-l1GI/AAAAAAAAAg4/BmOQCpwTFXU/s200/koy.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5577141435274482786" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Namibya'dan geliş&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Namibya ile Zambiya arasındaki Katima Mulila sınır kapısına ulaşabilmek için, başkent Windhoek'tan 18 saatlik oldukça maceralı bir yol katetmeniz gerekiyor. Intercape otobüsleriyle yine akşam saatlerinde ve gecikmelerle başlayan yolculuğumuz, dura kalka uzadıkça uzadı ve teknik sorunlarla can sıkıcı bir hal aldı ve toplam 24 saat sürdü. Ayrıca Swahili dilinde en çok kullanılan kelime olan "Hakuna Matata!" nın anlamını da öğretti bize: "No problem!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşam hava kararırken, felaket yorgun halde ulaşabildiğimiz Livingstone'da kendimizi yer bulabildiğimiz tek otele, gecesi 5 dolarlık bir backpacker hosteline attık. Sivrisinekler tüm gece canımızı okuduktan sonra, sabah erkenden pansiyonu değiştirip Livingstone'da mutlaka konaklamanızı önereceğim "Fawlty Towers Lodge" a kendimizi attık. Havuz ve wireless imkanı ile şipşirin bungalowlar ya da ortadaki çimenlik alana kamp kurma imkanınız var. Cennetten çıkma bir yer. "Afrika'nın Bağrına" hoş geldiniz!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Livingstone - Victoria Şelalesi&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Livingstone son derece turistik bir kasaba, yine de şartlar ağır. Sokaklardaki beyaz insanların sayısının gözle görünür derecede azaldığını hemen fark edeceksiniz. Sıtma son derece yaygın ve AIDS her 7 insandan 1'inde var. Ülkedeki yaşam süresi 39 yıl, yani kendinizi yaşlılardan biri olarak görebilirsiniz. Çocuk çok fazla ve çoğu AIDSli doğuyor, mezarlıklar kalabalık, mezarlar küçücük.. Açlık, yanlış beslenme, temiz su bulamama, pislik, perişanlık, bilgisizlik.. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-p9cpioiaAlw/TWX9OaQ_w7I/AAAAAAAAAhI/NE3JfaxBZyQ/s1600/selale.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 134px; height: 200px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-p9cpioiaAlw/TWX9OaQ_w7I/AAAAAAAAAhI/NE3JfaxBZyQ/s200/selale.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5577142137578832818" /&gt;&lt;/a&gt;Buna rağmen Livingstone son derece turistik bir kasaba, çünkü dünyanın 7. harikasına ev sahipliği yapıyor. Victoria Şelalesi; Zambezi nehrinin Zimbabwe ile Zambiya ülkelerinin arasında 1.7km genişliğinde muhteşem bir uçurum oluşturarak - tam 108mt'den - dökülmesi ile akıllara durgunluk verecek ölçüde muhteşem bir doğa olayı. Klasik "ölmeden görülmesi gerekenler" listesinde yer alıyor tabii ki - bazı insanların ölmek için buraya gelip, bu muhteşem görüntü karşısında yaşamı seçtiklerine dair hikayeler var. Üç gün milli parka ayrılmalı ve şelalenin karşısında, yanında ve ÜSTÜNDE!! yürünmeli. Biz önce Zimbabwe ile Zambiyayı ayıran köprüden baktık kendisine. Afrika'ya seyahat etmek sizin için yeterince maceralı değilse, Zam-Zim arasındaki bu köprüde, Zambezi nehrine doğru her türlü çılgın aktiviteyi (bunjee jumping, sliding, free jump vs vs.) yapabilmek mümkün. Sonra biraz daha yanaştık şelaleye, hemen karşı kıyısından bir daha baktık alıcı gözle. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-I-3Q__UCYfw/TWX9FSDGSXI/AAAAAAAAAhA/qtumtTqwEvM/s1600/lstne.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 134px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-I-3Q__UCYfw/TWX9FSDGSXI/AAAAAAAAAhA/qtumtTqwEvM/s200/lstne.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5577141980754233714" /&gt;&lt;/a&gt;Milli park bir nevi yağmur ormanı, çünkü şelalenin suları (o minik su damlaları) buharlaşarak devamlı yağmur etkisi yaratıyor. Yerel dilde buna "Mosi-o-Tunya" deniyor. Madem ıslanmışız, madem mayolar içimizde, pabuçları da çıkardık, yerel bir genç çocuğun peşine takıldık. Çocuk bizi şelalenin tam tepesinde suların oynaştığı kıvrımların üstüne götürdü, kayalara tırmanıp, şelalenin oluşturduğu "meleklerin havuzu" adı verilen göletlerde yüzdük. En sonunda da "şeytanın havuzu"na girdik, yani hani BARAKA filminin açılışında gördüğünüz, şelalenin azgın sularının 108mt aşağıya döküldüğü o muhteşem noktanın hemen üzerinde, uçuruma sadece 20-30cm uzakta oturup, suların içinde yatabildiğiniz ve şelalenin dökülüşünü, muhteşem gök kuşaklarını izlediğiniz o akıllara durgunluk veren, herkesin gitmeye cesaret edemediği noktaya! İnanılmaz bir deneyimdi! Ertesi günlerimizi de yüzerek, şelalenin üstünden altına, kenarından öbür ucuna bakarak, oturup gök kuşağını izleyerek geçirdik. Yapılabilecek bir başka aktivite, eğer dolunay zamanıysa LUNAR gökkuşağı denen muhteşem doğa olayını görmek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Livingstote'da yapılacak bir başka aktivite, Zambezi nehrinde gün batımı tekne turları. Bu romantik ötesi akşamın bir başka güzelliği de, nehrin flora ve faunasını sadece turistlerle değil, yerel halkla da bütünleşerek izlemeniz. Genellikle yemekli ve bol bol MOSI birası içeren turlar bunlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-tuF3hKRIE50/TWX9dlntTJI/AAAAAAAAAhQ/0DkkQe3wmWw/s1600/yemek.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 134px; height: 200px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-tuF3hKRIE50/TWX9dlntTJI/AAAAAAAAAhQ/0DkkQe3wmWw/s200/yemek.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5577142398324919442" /&gt;&lt;/a&gt;Livingstone'da yerel mutfağı merak ederseniz, şehrin merkezinde ufacık bir lokanta var, kime sorsanız gösterir denen türden. Fakat çok büyük ve süslü tabaklar beklemeyin, Orta Afrika'da açlık temel bir sorun ve önünüze de yerel mutfak namına Nshima (bir nevi yabani mısır unundan bizdeki irmik tatlısını andıran ama şekersiz ve tuzsuz lapa) gelebilir. Yanında gelen sıcak su dolu kasede parmaklarınızı yıkadıktan sonra bu nshimadan ufak parçalar koparıyorsunuz, elinizde yuvarlayıp gelen sulu yemeğe (benim favorim yer fıstığı ile dövülmüş ıspanak püresi) batırıyorsunuz, onu da ağzınıza atıyorsunuz. Pek hijyenik ve iştah açıcı değil. Ama doyuruyor..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Başkent Lusaka&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Livingstone'dan sizi birçok kente ulaştıracak olan başkent Lusaka'ya sabahın erken saatlerinde atlayacağınız bir otobüsle 8 saatlik sonsuz bir işkence sonrasında (bangır bangır çalınan afrikan müziğini, üçlü sert sıralarda uyuşan bacaklarınızı, yan koltukta gıt gıt gıdaklayan tavukları ve bitmeyen yolu kastediyorum) ulaşıyorsunuz. Lusaka ölü bir kent, kentin girişindeki tabelaya adeta "kapalıyız!" yazısı asılmış gibi. Bu evrende kendinize "neden buradayım?" diye soracağınız az sayıda yerden biri, ne yazık ki Malawi yolunda zorunlu bir kavşak, otobüs değiştirme ve bir nefes alma noktası. Fazla zaman geçirilecek bir kent değil ama zorunlu olarak kalmanız gerekiyorsa (Malawi vizesi ile ilgili sıkıntıları bir sonraki yazımda okuyunuz) Chachacha Backpackers'da konaklamanızı öneririm. Ayrıca Greg'in yemeklerini mutlaka tadın, kendisinin de söylediği gibi kuzeye devam edecekler için uzun zaman süresince yiyebileceğiniz tek besin değeri içeren ve tadı tuzu yerinde (yani mükemmel) yemek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Zambia Genel&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zambia Türklerden vize istiyor ve bunu Güney Afrika'da ya da Namibya'da halletmeniz gerekiyor. 1 iş günü içinde kolaylıkla vizenize kavuşabiliyorsunuz. Ülkede sıtma ve aklınıza gelen-gelmeyen her tür egzotik hastalık çok yaygın, bu nedenle suyunuza, yemeğinize ve hijyene dikkat edin. Gerekli aşıları ve sıtma ilacınızı seyahat öncesinde mutlaka temin edin. Livingstone son derece turistik bir kasaba ve bu nedenle yankesicilik ve dolandırıcılık yaygın. Diğer kasabalarda ise, gece ve tenhada can güvenliği riskleri ve kaçırılmalar yaşanabiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülke son derece ucuz, günlük 25 euro'ya krallar gibi yaşayabilirsiniz. Otellerin bahçelerinde çadır kurma imkanı var ama Livingstone dışında cibinlikli temiz bir yatak her zaman bulunamayabiliyor. Orta Afrika'da uyuşturucular heryerde, fakat satıcıların bir kısmı polisle çalışıyor ve turistleri ağa düşürüp yüklü miktarlarda rüşvet almak ya da hapis cezaları son derece yaygın. Otobüslere haftasonu binecekseniz sürücünün ayık olmasına dikkat edin çünkü içki problemi Zambia'da ciddi boyutlarda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bunlara rağmen, ülkenin geneli son derece rahat ve ileri görüşlü insanlardan oluşuyor. İnsanlar çok yardımsever ve genel olarak turistlere olumlu bakılıyor. Sadece Livingstone'u değil ülkenin iç bölgelerini ve milli parklarını da gezmenizi öneririm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha ayrıntılı bilgi ve gezi notlarım için: &lt;a href="http://cerenmus.travellerspoint.com/"&gt;http://cerenmus.travellerspoint.com/&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7766852472279261836-5725315744202337651?l=cerenmus.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cerenmus.blogspot.com/feeds/5725315744202337651/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cerenmus.blogspot.com/2011/02/zambia.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7766852472279261836/posts/default/5725315744202337651'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7766852472279261836/posts/default/5725315744202337651'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cerenmus.blogspot.com/2011/02/zambia.html' title='Zambia'/><author><name>cerenmus</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04514564862754686770</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/S5cgv9uAWqI/AAAAAAAAANQ/rN2YGrA6-8g/S220/ce.bmp'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-eDVmFJYs5nQ/TWX8lh-l1GI/AAAAAAAAAg4/BmOQCpwTFXU/s72-c/koy.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7766852472279261836.post-4220445363371657165</id><published>2011-02-23T09:26:00.006+02:00</published><updated>2011-02-25T19:37:26.550+02:00</updated><title type='text'>Namibya</title><content type='html'>&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Windhoek&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güney Afrika'nın uyuşuk kenti Uppington'da uluslararası taşımacılıkta iyi bir isim olan Intercape otobüslerine doluşup gece boyu yol aldıktan ve sınır kapısında didik didik arandıktan sonra, öğlen saatlerine doğru Namibya'nın sevimli başkenti Windhoek'a vardım. Varır varmaz da, apayrı bir coğrafyada ve çok farklı bir kültürel yapıda olduğumu hissettim. İnsanlar daha bir güler yüzlü, renkler daha bir koyulaştı, ortam daha bir beklediğim gibi: Afrikalı! Yaşasın!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başkenti yürüyerek gezmek lazım, bir de "Joe'nun barı"na mutlaka uğramak lazım. Son derece turistik ama aynı zamanda yerel bir mekan! Duvarlarda yerel eşyalar, av hayvanlarının doldurulmuş kafaları, 19.yy'dan kalma içki şişeleri, yerel süsler ve bunların arasında birsürü Windhoek sakini bara oturmuş, gülerek sohbet ediyor. Menü deseniz ayrı bi macera. "Savana Şiş" mutlaka deneyin. Gelenler şişte sırayla: "Devekuşu eti, haşlanmış mısır, Timsah eti, haşlanmış biber, Zebra eti, haşlanmış patlıcan, Kudu (bir tür geyik) eti, haşlanmış havuç, Tavuk". Yerel Windhoek birası da güzel.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine de başkentte kısa bir dinlenme (ve aslında rotadaki gelecek ülkelerin konsolosluklarından vize başvurusunda bulunma) molasından sonra, hemen bir araba kiralayıp ülkeyi karış karış gezmeye koyuldum. Araba kiraları 7 günlük 250 euro civarında ve benzin sudan ucuz, yollar son derece güvenli ve rahat.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-wiGbLq5V9dM/TWTCnj7h1kI/AAAAAAAAAgQ/12rxS3XcGLE/s1600/swa.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 133px; height: 200px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-wiGbLq5V9dM/TWTCnj7h1kI/AAAAAAAAAgQ/12rxS3XcGLE/s200/swa.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5576796223507125826" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Namib Çölü ve İskelet Sahili&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Windhoek'tan, Atlaktik okyanusuna kurulu Swakopmund'a 4 saatte gidiliyor. Yolda iyice serpilmiş çöl bitkileri ve 2 metrelik karınca yuvaları ile elektrik direklerine kurulu devasa kuş yuvaları gördüm. Sonra birden kendimi Atlantik'in dev dalgalarının önünde buluverdim. Rengarenk Bavyera evleri, Almanca sokak isimleri ve Alman kafe ve restorantlarıyla dolu küçük bir Almanya bu "Swakopmund". Sevimli bir sahil kasabası, ucuz kamp alanları ve her tür adrenalin sporunu yapma imkanı var. Sevimli kafelerde birşeyler atıştırıp, okyanusa karşı şarabınızı yudumlayabilirsiniz. Fakat 15 derecelik suyuyla okyanusa girmek cesaret istiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ertesi sabah erkenden, ünlü İskelet Sahili'ne doğru yola düştüm. Burası okyanusun bitip çölün başladığı, renklerin sadece mavi ve sarı tonlarından oluştuğu, bir bitkinin, bir hayvanın ve bir yudum suyun bulunmadığı, dünyanın en kıraç çöllerinden biri ve ismini 16.yy'da buraya çakılan ve cehennemi birkaç günün (belki de sadece saatin) ardından ölen Portekizli denizcilerden almış ve ünlü bir portekiz şairi 19.yy'da bu bölgeyi ziyareti sırasında "cehennemin kapıları varsa eğer, burada bu kapıları gördüm" demiş. 500km boyunca benzin istasyonu olmaması ve genel olarak turistik bir bölge sayılmadığı için yardım araçlarının azlığı, dikkatsiz sürücülerin başına hayli dert açıyor, dikkat edin. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-Zw7hpRDy-So/TWTC2or5biI/AAAAAAAAAgY/l1BiNUtsPT0/s1600/serap.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 133px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-Zw7hpRDy-So/TWTC2or5biI/AAAAAAAAAgY/l1BiNUtsPT0/s200/serap.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5576796482481778210" /&gt;&lt;/a&gt;İskelet sahilinin sisli ve ağır havasından yorulup, insana devamlı serap gördürten kuruluktaki çölde doğuya doğru ilerlemeye karar verdim ve ülkenin Brandberg denen iç çöllerine yöneldim. Bu bölgede "Himba" denen, tüm vücutlarını bir çeşit orkide yağı, süt ve çeşitli baharatlardan oluşan kıpkırmızı bir sıvıyla kaplayan, asla duş almayan ve sadece edep yerleri örtülü insanlar yaşıyor. Saçları ve derileri inanılmaz güzel ve kıpkırmızı. Bembeyaz çölde harika bir görüntü. Himbalar genelde hayvancılıkla uğraşıyor ve ateşe tapıyorlar. Avustralya yerlileri gibi, çölde su bulmak, yön bulmak ve şimdilerde turistlere satmak için değerli taş bulmakta uzmanlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-O55lZezy6hg/TWTDAJHQAaI/AAAAAAAAAgg/UHS99xOwV28/s1600/brand.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 133px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-O55lZezy6hg/TWTDAJHQAaI/AAAAAAAAAgg/UHS99xOwV28/s200/brand.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5576796645805261218" /&gt;&lt;/a&gt;2750mt'lik Brandberg dağının eteği; mandalina ve nar ağaçlarıyla, rengarenk çiçeklerle dolu bir vaha. Bölgede tarihi taş çağına giden çok güzel duvar resimleri var, özellikle birinde görülen "beyaz kadın" figürü oldukça ünlü. Bu resimlerde çoğu zaman günlük yaşam ve avlanma hikayeleri oluyor, tabii genellikle kimin kimi avladığı pek anlaşılmıyor.. Adını bu resimden alan White Lady kamp alanı muhteşem bir yer. Çadırınızı kıpkırmızı batan güneşe karşı kuruyorsunuz, ufak bir kamp ateşi yakıp, konservelerinizi açıyorsunuz, muhteşem bir sessizlik ve gümbür gümbür doğanın senfonisi! Ayrıca bölge Afrika fillerinin doğal yaşam alanı olduğu için, gece sizi ziyaretleri söz konusu.. Şanslıysanız. Bana birkaç çakal ve ufak kemirgenler düştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Etosha Milli Parkı&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Etosha, işte o Afrika belgesellerinde ve filmlerinde gördüğümüz, hayran kaldığımız ve gidince hayranlığımızı bin kat daha arttıran yerlerden biri. Doğa muhteşem kokuyor, sesler inanılmaz, hayvanlar yanıbaşınızda ve kendinizi masal aleminde sanıyorsunuz. Etosha, Namibya'nın Angola'ya yakın kuzeyinde ve pan denen yağışlı mevsimde göle dönen, kuru mevsimde bembeyaz çöl olan düzlüğü, savanası, çalılık alanları ile yüzlerce tür hayvana ev sahipliği yapan, ayrıca kendi arabanızla, kendi başınıza safari yapabileceğiniz ve içindeki kamp alanlarında konaklayabileceğiniz muhteşem bir milli park. Sıcaklık 40 dereceleri buluyor ve saatlerce direksiyon sallayacağınız için sıcak çarpmasına dikkat etmelisiniz. En az iki üç gün kalınmalı. Ben haritadaki her yola girip çıktım, iki günde binlerce hayvan gördüm, yine de yetmedi. İki farklı kamp alanında toz toprak içinde, sulak alan bulmuş manda yavruları kadar mutlu şekilde kamp yaptım. Addo (G. Afrika)'da görülenler listesine ek: çeşitli ceylanlar, maral, antilop, springbok, tavşan, çakal, sırtlan, zürafa, gergedan, bufalo, fil, zebra, sincap, rengarenk kuşlar.. En güzeli sabah güneş doğarken ve akşam güneş batarken safariye çıkmak, çünkü bu saatte hayvanlar oldukça aktifler. Size sadece arabayı uygun bi açıyla park edip, sağınızdan solunuzdan geçen binlerce hayvanı hayranlıkla izlemek kalıyor. Onlar da sizi izliyor! Bayıldığım: zebraların totoları ve zürafaların ön ayaklarını zorum zorum ayıra ayıra su içmeye eğilmeleri..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-9o5ZCBpuv_4/TWTDOV9ljYI/AAAAAAAAAgo/tv6bxiknRFs/s1600/milli.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 133px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-9o5ZCBpuv_4/TWTDOV9ljYI/AAAAAAAAAgo/tv6bxiknRFs/s200/milli.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5576796889772559746" /&gt;&lt;/a&gt;Fakat bu cennetin tek kötü yanı, sivrisineklerce de kuşatılmış olması. Gitmeden 2 gün önce sıtma ilaçlarınızı mutlaka almaya başlamanız gerekiyor ne yazık ki. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Namibya Genel Bilgiler&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Namibya Türklerden vize istiyor, İstanbul ya da Cape Town'daki elçiliklerden 1 gün içinde kolaylıkla alınabiliyor. Namibya son derece modern ve düzenli bir Afrika ülkesi, aradığınız her ihtiyacınızı marketlerde bulabilirsiniz. Sıtma, Sarı Humma, Hepatit A ve B, Tüberküloz ile Meningokoksit Menenjit aşılarını mutlaka olmanız öneriliyor. Ülke genel olarak güvenli, fakat Afrika'daki her şehirde olduğu gibi hava karardıktan sonra etrafta dolaşmanız riskli. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıntılı bilgi ve seyahat günlüğüm için tıklayınız: &lt;a href="http://cerenmus.travellerspoint.com"&gt;http://cerenmus.travellerspoint.com&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ceren Musaagaoglu - Aralık 2011&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7766852472279261836-4220445363371657165?l=cerenmus.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cerenmus.blogspot.com/feeds/4220445363371657165/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cerenmus.blogspot.com/2011/02/namibya.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7766852472279261836/posts/default/4220445363371657165'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7766852472279261836/posts/default/4220445363371657165'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cerenmus.blogspot.com/2011/02/namibya.html' title='Namibya'/><author><name>cerenmus</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04514564862754686770</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/S5cgv9uAWqI/AAAAAAAAANQ/rN2YGrA6-8g/S220/ce.bmp'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-wiGbLq5V9dM/TWTCnj7h1kI/AAAAAAAAAgQ/12rxS3XcGLE/s72-c/swa.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7766852472279261836.post-5410855712196646179</id><published>2011-02-23T08:31:00.007+02:00</published><updated>2011-02-23T09:25:43.519+02:00</updated><title type='text'>Güney Afrika</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-N6xGQH2byFc/TWS1UbROAcI/AAAAAAAAAfk/BlnlwxIyar8/s1600/1.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 133px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-N6xGQH2byFc/TWS1UbROAcI/AAAAAAAAAfk/BlnlwxIyar8/s200/1.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5576781601113506242" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Cape Town&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk defa anakara Afrika'sında olmanın heyecanını gizleyemiyorum. Kuzeyler (Akdeniz'e kıyısı olan ülkeler), bana hep sanki Afrika değilmiş gibi gelir. Yollarda gezinen zürafaları, inci dişleriyle bembeyaz gülümseyen siyah yüzleri arıyor gözlerim.. Ama o ne naiflik, ne büyük bir yanılgı; Güney Afrika Cumhuriyeti'ni anakara Afrika'sından sanmak.. Ama bu kent çok modern?!? Türkiye'den çok daha temiz, düzenli ve yaşanılası. Hatta Avrupa'ya bile aşık atacak nitelikte. Şok içindeyim!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sırt çantamı Woodstock'ta bulunan otele attığım gibi, el-yüz bile yıkamadan kendimi hemen sokaklara atıyorum. Woodstock merkezin biraz dışında ve tüm rehber kitaplarda yazan, geceleri elimi kolumuzu sallaya sallaya her yere giremeyeceğim, girsek de çıkamayacağım. Sanki şehir hava kararınca bir zombi-kente dönüşüyor; üzerlerinde her tür silahı taşıyan ve kullanmaktan çekinmeyen sokak çeteleri ve yılda 6000 cinayet ile, geçen hafta kaçırılıp öldürülen iki turistin haberi beynimde dönüp duruyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şehrin merkezinde, waterfront'da (limanda) güneş batarken renkler muhteşem. Keyfini çıkara çıkara biramı yudumluyor ve insanları izliyorum. Fakat şaşılası şey, etrafta o güzel çikolata yüzlerden eser yok, kent merkezinde herkes beyaz! İklim de o kadar benzer ki, acaba yanlışlıkla Avustralya'ya mı geldim diyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-I07kk2XL2KE/TWS1c1PWteI/AAAAAAAAAfs/IK6aLKnn_U4/s1600/2.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 133px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-I07kk2XL2KE/TWS1c1PWteI/AAAAAAAAAfs/IK6aLKnn_U4/s200/2.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5576781745523963362" /&gt;&lt;/a&gt;Ertesi sabah erkenden güneşi koskocaman halde tepede yakalayınca, caddelere atıldım. Şu kırmızı turist otobüsleri vardır ya, her kentte.. Ona atladım ve her kuruşuna değdi! Önce tam bir tur yaptım, sonra istediğim duraklarda inip binerek bütün gün şehri, CT'ın simgesi Table Mountain'i ve Camp's Bay'i ezberlercesine gezdim. Zaten şehir ufacık ve düzenli olduğu için insan hemen zihinsel haritasını çiziveriyor. İlk günün izlenimi, CT inanılmaz bir şehir; bi nevi Miami, bi nevi Beverly Hills. İnsanlar okyanusa bakan falezlere kurulu evlerde yaşıyor ve o kadar tembeller ki; evlere çıkmaya merdiven yok, teleferiğe benzeyen dış mekan asansörleri var! Kumsallar bembeyaz, deniz turkuaz.. Aman tanrım, cennetteyim.. Fakat, fazla rüzgarlı ve denizi 12 derecelik bir cennet bu! Ayrıca güneş fark ettirmeden çok fena yakıyor, yoğurt gibi krem sürünmenizi tavsiye ederim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-qESJGEM7sD0/TWS1x5Ry5VI/AAAAAAAAAf0/ahi2LQLseXM/s1600/banl.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 134px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-qESJGEM7sD0/TWS1x5Ry5VI/AAAAAAAAAf0/ahi2LQLseXM/s200/banl.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5576782107385193810" /&gt;&lt;/a&gt;Ertesi günkü izlenimlerim bundan 180 derece farklı oldu. Sabahtan bir grup turistle birlikte Township'lere, (yani banliyölere) gidiyoruz. Banliyöler, ne yazık ki Cape Town'da yaşayan beyazların görmediği, eğitimli siyahlarının görmek istemediği, suçun kol gezdiği, fakirliğin insanın inanamadığı boyutlarda olduğu kenar mahalleleri. Güvenlik nedeniyle sadece tur gruplarının girmesine izin veriliyor, asla kendi başınıza gitmemelisiniz. Kendi de banliyöden olan rehberimiz anlatıyor: Langa Township 1901'de kurulmuş, amaç hepsi bulaşıcı hastalık taşıdığına inanılan siyah (ve renkli; örneğin asyalılar gibi ne siyah ne beyaz olanlar) insanları şehirden uzaklaştırmak. İnsanlar evlerinden atılmış ve buralara sürülmüş. 1994'ten beri bu insanların "eğitimli"lerini tekrar şehre getirme çabası var ama tabii ki gettoya eğitimin ulaşmaması ve AIDS başta olmak üzere bulaşıcı hastalıkların akılalmaz boyutlarda olması, bu "çaba"ları bilinçli olarak geçersiz kılıyor. Gettodaki yaşam çok ağır, insanlar tek göz barakalarda, cam kırıkları ve çöplerin arasında yaşıyor. Tuvaletler dışarda, kız-erkek tüm çocukların kafası sıfıra vurulmuş ve zıp-zıp zıplayan bitleri görebiliyorsunuz. Çocuklara para vermek yasak, yoksa her gelenden dilenmeye başlayacaklarını söyledi rehberimiz. Kontrast inanılmaz, dün nerdeydik, bugün nerdeyiz.. Dünkü villalar nerde, bugünkü tek göz barakalar nerde.. Banliyöde (göreceli olarak) daha lüks evler de var, iki odası ve tuvaleti olan. Bunlar banliyöde çalışan, eli para gören insanlara ait. Bu insanlar doğdukları yerden ayrılmıyor. Akşam iner ve ben otele dönerken, kontrasttan yorgun gözlerim zonkluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-60nysV-XQRM/TWS18P3_rmI/AAAAAAAAAf8/336c9pTbL18/s1600/groute.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 134px; height: 200px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-60nysV-XQRM/TWS18P3_rmI/AAAAAAAAAf8/336c9pTbL18/s200/groute.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5576782285249687138" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Garden Route&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güney Afrika'nın en manzaralı ve en görülesi yeri, CapeTown ile Port Elizabeth arasında, en güneydeki Ümit Burnu'nu da içine alan yaklaşık 350km'lik bir yol. Kenardaki "babunları beslemeyin, saldırıyorlar" yazıları ile "dikkat penguen çıkabilir" tabelaları arasında kıvrım kıvrım ilerleyen, falezlere ve turkuaz denize paralel, bir çok küçük sahil kasabasından geçen bu yolda, en az bir hafta geçirmenizi öneririm. Yol öyle keyifli ki; birden ovaya iniliyor, kurak kumsallar yola taşmış, sonra tekrar içlere doğru yöneliniyor ve tüm bitki örtüsü yeniden değişiyor. Bu sefer dizi dizi şarap bağları, şirin mandıralar, rüzgar değirmenleri.. Franschoek'te en sevdiğim ağaç - o narin Jacaranda - tüm heybetiyle masmavi açmış, binlercesi, sıra sıra! Bu güzelliğin ortasında birçok otel ve motel de var ama biz kamp kurmayı tercih ediyoruz; bağların birinden aldığımız şarabı açıyoruz, doğayı dinliyoruz. Rüzgar, kurbağalar, sessizlik.. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Garden Route bölgesi Port Elizabeth'te sona eriyor ama kuzeydoğuda Mozambik'e kadar takip edebileceğiniz bir kıyı sahili var. Bu sahil bizim Australya'nın güneybatı kıyısına çok benzediği için ilgimizi fazla çekmedi, ayrıca mevsim ve vize koşulları nedeniyle Mozambik ve Zimbabwe'yi es geçerek, Namibya üzerinden Zambiya'ya geçmeye karar verdik. Bu nedenle PortElizabeth'ten ülkenin turist çekmeyen kuzeyine kıvrıldık. Burada kaçırılmaması gereken, Port Elizabeth'e 80km uzakta Addo Milli Parkı'dır. Bu parkta 490 civarında fil yaşıyor ve kendi arabanızla toprak yolda 40km hızla safari yapabiliyorsunuz. Araçtan inmek yasak, çünkü bölgede leopar ve aslanlar da var. 3 saatte 100ün üzerinde fil, bir o kadar da zebra, tavus kuşu, geyik, kunduz, yılan, kaplumbağa, yaban domuzu ve ceylan gördük. Arabayı park edip, kocaman bir fil ailesinin 3mt ilerimizden geçişini izlemek muhteşemdi!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-_k98hVudT2M/TWS2IS0n2UI/AAAAAAAAAgE/kjBY6lh3uH4/s1600/addo.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 133px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-_k98hVudT2M/TWS2IS0n2UI/AAAAAAAAAgE/kjBY6lh3uH4/s200/addo.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5576782492199278914" /&gt;&lt;/a&gt;Addo'dan sonra 1.5 günde "1000km'lik dümdüz bir çizgi" diyebileceğim yolu aşarak Güney Afrika'nın en kuzey ve en ölü kenti Uppington'a vardık. Buradan Namibya otobüsleri kalkıyor ve otobüsü beklerken, kentin içinden geçen kavuniçi renkli bir derede zıplaşan kurbağalar izleniyor. Bunun dışında pek bir özelliği olmayan bir ara kent bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Genel Bilgiler&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güney Afrika Cumhuriyeti Türklere vize uygulamıyor, ülkelerimiz arasında saat farkı yok. İklimi oldukça yumuşak, fakat güneyde kışlar sert ve bol rüzgarlı geçiyor. Ülkede sıtma riski yok ve CapeTown dışında oldukça güvenli bir ülke. Çadır düşünüyorsanız, konaklamak için kapalı kamp alanlarını tercih etmelisiniz. Son derece modern ve gelişmiş bir ülke olduğu için tüm seyahat ihtiyaçlarınızı karşılayabilir ve modern ulaşım araçlarını kullanarak sorunsuz ve keyifli yolculuklar yapabilirsiniz. Uçak biletiniz dışında, konaklama, yeme içme ve ören yerleri girişleri dahil günlük kişisel harcamalarınız 50-70 Euro dolayında olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıntılı bilgi ve seyahat günlüğüm için: &lt;a href="http://cerenmus.travellerspoint.com/"&gt;http://cerenmus.travellerspoint.com/&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7766852472279261836-5410855712196646179?l=cerenmus.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cerenmus.blogspot.com/feeds/5410855712196646179/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cerenmus.blogspot.com/2011/02/guney-afrika.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7766852472279261836/posts/default/5410855712196646179'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7766852472279261836/posts/default/5410855712196646179'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cerenmus.blogspot.com/2011/02/guney-afrika.html' title='Güney Afrika'/><author><name>cerenmus</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04514564862754686770</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/S5cgv9uAWqI/AAAAAAAAANQ/rN2YGrA6-8g/S220/ce.bmp'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-N6xGQH2byFc/TWS1UbROAcI/AAAAAAAAAfk/BlnlwxIyar8/s72-c/1.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7766852472279261836.post-7802771365847197346</id><published>2010-10-20T16:49:00.005+03:00</published><updated>2010-10-20T17:58:20.344+03:00</updated><title type='text'>Batı Avustralya IV: Kuzeybatı</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/TL8CkaLE9bI/AAAAAAAAAaA/Cx9kwm_saIg/s1600/cicek.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 133px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/TL8CkaLE9bI/AAAAAAAAAaA/Cx9kwm_saIg/s200/cicek.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5530141691958588850" /&gt;&lt;/a&gt;Kuzeybatı Avustralya'ya gidecekseniz, rahat bir &lt;a href="www.bayswatercarrental.com.au/"&gt;araba&lt;/a&gt; ya da &lt;a href="www.wickedcampers.com.au/"&gt;camper van &lt;/a&gt;kiralamalı ya da &lt;a href="www.standbycars.com/"&gt;re-location &lt;/a&gt;türü bir araç bulmalı ve mesafeleri hafife almamalısınız. Kanguruların yarattığı tehlike nedeniyle güneş battıktan sonra araba kullanamayacağınız için rotanızı, güvenliğiniz için kamp alanınızı ve akıl sağlığınız için yolda bazen saatlerce hiçbir araca ve insana rastlamayacağınızı hesaplamalısınız. Kuzeybatı vahşi ve kuzeye çıktıkça tropikleşen bir bölge. Flora ve faunası kendine özgü, bahar aylarında (özellikle eylül-ekim arası) vahşi çiçeklerin açmasıyla büyüleyici, yaz mevsiminde arabada beyninizin haşlanmasına neden olacak kadar sıcak.. Önereceğim rotayı takip edecekseniz en az 7-10 günlük bir zamana ihtiyacınız olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuzey batı resmi anlamda Geraldton'da başlıyor, bu kasabanın güneyine günübirlik gelebilirsiniz. Geraldton sakin bir balıkçı kasabası, etkileyici katedrali ve klasik 19.yy binaları enfes. Daimi rüzgarı tüm sakinlerinin birer uçutma sahibi olmasına ve sahili rengarenk uçurtmalarla süslemesine neden oluyor. Keyifli bir görüntü. Şehirden biraz uzakta &lt;a href="www.ozbnbdir.com/rock_of_ages_wa.htm"&gt;Rock Of Ages &lt;/a&gt;isminde muhteşem bir pansiyon var, ve bu pansiyonun çiçeklerle kaplı bir bahçesi, 19.yy mimarisi ve bir anane zevli ile çiçekli çiçekli döşenmiş rahat odaları ve sabah sizi uyandıran taze kahve kokusu ve leziz kahvaltısı var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/TL8CkysTE1I/AAAAAAAAAaQ/R_PsjdrmDME/s1600/rocks.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 134px; height: 200px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/TL8CkysTE1I/AAAAAAAAAaQ/R_PsjdrmDME/s200/rocks.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5530141698540376914" /&gt;&lt;/a&gt;Kahvaltı sonrası Kalbarri milli parkına doğru yola çıkar ve içerdiği planktonların güneşte aldığı renk nedeniyle pembe göl olarak anılan göle biraz zaman ayırırsınız. Port Gregory yüzme durağı ve piknik için iyi bir seçim. Kalbarri'de kıpkırmızı kayalar arasından geçen Murchison nehrinın kıvrımları büyüleyici. Güneş tepede kızgın haldeyken, her biri 1-2km'lik yürüyüşler ile The Loop, Nature's Window, Z-Bend, Hawk's Head ve Natural Bridge mutlaka görülmeli. Kızıl kayalar arasında gerçekten marstaymış gibi bir hisse kapılıyor insan ve gün boyu o kaya bu kaya geziyorsunuz. Akşam gün batımının dehşet güzelliğine takılmamak mümkün değil ama güvenlik herşeyden önce geliyor ve milli park sınırlarında gece konaklamak yasak. Kanguruların çok sevdiği bu bölgeyi hava kararmadan geçmeli ve onlarca at çiftliğinden birinde konaklamalısınız. Bu çiftliklerin düzenlediği dolunay turları oldukça keyifli oluyor ve çiftliğin ultra-sakin atlarına binmek 30-40dk içinde kolayca öğrenilebilecek bir beceri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalbarri'de yapılacak çok şey var ve kendinizi Crocodile Dundy gibi hissediyorsunuz. Doğa ile içiçe, ister at çiftliğinde ister kampta konaklayın, sessizlik, huzur ve geceleri izlediğiniz milyarlarca yıldız içinize işliyor. Ayrılmak zor ama zaman kısıtlıysa yapacak birşey yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ertesi gün daha da kuzeye, Shark Bay'e doğru yola düştüğünüzde, iklim tekrar değişir ve kırmızı kayalar yerini boş ve kıraç toprağa bırakır. Güneş daha fazla yakar ve çevredeki kumsallara girip çıktıkça, buz gibi denize özlem artar. Bölgedeki en etkileyici kumsal şüphesiz Shell Beach. Adından da anlaşılacağı gibi, milyarlarca deniz kabuğundan oluşuyor. İlk başta kum sanıyorsunuz, yaklaşınca büyüleniyor ve üzerinde yürümeye kıyamıyorsunuz. Neden bilinmez, kabuklu deniz canlıları bu kumsalı kendilerine sonsuz dinlenme mekanı belirlemişler. Aslında ekolojik dengeyi korumak için kabukları cebe atmak yasak, ama atmayan da yok, ben de dahil. Muhteşem bir bölge! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buradan da ayrılıp Avustralya'nın resmi olarak en batısındaki kent olan Durham'a geçiyorsunuz. François Peron Milli Parkı ve Monkey Mia bu bölgenin gözdeleri. Monkey Mia, her sabah kahvaltıya gelen yunusları ile ünlü ve Monkey Mia Dolphin Resort bu bölgede konaklayabileceğiniz bir eko-otel, ayrıca araştırma merkezi ve gönüllü çalışmalara açık. Sabah erkenden diğer turistlerle okyanusta tek sıra halinde dizinize kadar suya giriyor ve yunusların gelmesini ve size dokunup uzattığınız sardalyaları afiyetle midelerine indirmelerini gözlemleyebiliyorsunuz. Sevimli..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/TL8Cksf6dkI/AAAAAAAAAaI/mP-dFdTJXok/s1600/horse.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 133px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/TL8Cksf6dkI/AAAAAAAAAaI/mP-dFdTJXok/s200/horse.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5530141696877819458" /&gt;&lt;/a&gt;Daha kuzeye geçecekseniz, yine bir iklim değişimine hazır olun, artık resmen tropik iklimdesiniz. Avustralya'nın mercan sahili diye anılan bu bölge turkuaz sular ve benbeyaz sahiller demek. Ningaloo Marine Park içindeki Turquoise Bay cennetten bir köşe. Deniz kaplumbağalarını görmek için biraz burnun ucuna, Jurabi'ye geçmeniz yeterli. Bölgenin iç tarafında yer alan Karijini milli parkı dört nehrin birleştiği, muhteşem bir manzaraya sahip. Artık doğuya kıvrılıyorsunuz ve Broom'a dek saatlerce tek bir araba görmeden yol alıyorsunuz. Bol su, bol petrol ve çelik gibi sinirler..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimberley, Avustralya'nın kuzeyi, nevi şahsına münhasır bir bölge. Hayvanı, iklimi, yatay akan şelaleleri ve muhteşem kamp alanları var. Kumsallar bembeyaz, deniz turkuaz ve 5 yıldızlı otelleri ile oldukça revaçta. Biz bu bölgeye kadar uzanamadık ama seyahat programlarından izlediğim kadarıyla muhteşem. 10 günden fazla zamanınız varsa, mutlaka geçmelisiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dönüşte aynı yoldan geri direksiyon sallamak yerine, daha önceden bahsettiğim relocation araçlardan kiraladıysanız, Broom'da aracı teslim edebilir, otelin birinde birkaç gün kendinizi şımarttıktan sonra uçağa atlayıp 3 saatte Perth'e geri dönebilirsiniz. Evet, 3 saat uçakla! Yani Hollanda'dan Türkiye'ye gitme mesafesinde. Dediğim gibi, konu Avustralya olduğunda mesafeleri hafife almamalısınız. Haritada ufacık duran bir mesafe, genellikle saatler alıyor ve çoğu zaman 2000km'lik alanda hiçbir medeniyet emaresi bulunmuyor. Bu nedenle Batı Avustralya'da seyahatlerinizi çok ince planlamalı, güvenliği önplanda tutmalı ve ne yaptığınızı bilerek seyahat etmelisiniz. İyi eğlenceler :)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ceren Musaagaoglu - Ekim 2010&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7766852472279261836-7802771365847197346?l=cerenmus.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cerenmus.blogspot.com/feeds/7802771365847197346/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cerenmus.blogspot.com/2010/10/bat-avustralya-iv-kuzeybat.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7766852472279261836/posts/default/7802771365847197346'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7766852472279261836/posts/default/7802771365847197346'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cerenmus.blogspot.com/2010/10/bat-avustralya-iv-kuzeybat.html' title='Batı Avustralya IV: Kuzeybatı'/><author><name>cerenmus</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04514564862754686770</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/S5cgv9uAWqI/AAAAAAAAANQ/rN2YGrA6-8g/S220/ce.bmp'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/TL8CkaLE9bI/AAAAAAAAAaA/Cx9kwm_saIg/s72-c/cicek.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7766852472279261836.post-2035417662739960412</id><published>2010-10-20T15:55:00.008+03:00</published><updated>2010-10-20T16:48:53.102+03:00</updated><title type='text'>Batı Avustralya III: Avon Vadisi ve yakın kuzey</title><content type='html'>Perth'e ilk geldiğimizde, şehrin doğusunda bir nevi medeniyetin sınırını belirleyen tepelerin gerisinde ne var diye merak etmiştik. Perth tepeleri diye bilinen arazinin gerisinde olan, klasik kovboy filmlerinden fırlamış gibi duran, akşam saat 2'den sonra yemek bulamayacağınız, 4'ten sonra ise hayalet kasabaya dönen kıraç kasabalar. Onun ötesi ise kırmızı-bakır rengi bir toprak. Taaaa Orta Avustralya'daki Uluru Dağı'na dek.. Yine de günübirlik pazar gezmeleri için ideal bu kasabalar. Ayrıca bu günübirlik macerayı Perth tepelerindeki efsanevi pizzacı'da (Little Ceasar - ama aynı isimdeki zincirle alakası olmayan bir ufak şaheser) akşam yemeği eşliğinde sonlandırmak da olmazsa olmaz!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/TL7yWlu7OTI/AAAAAAAAAZw/pXrjsN3Y5dA/s1600/IMG_0466+(Medium).JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 133px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/TL7yWlu7OTI/AAAAAAAAAZw/pXrjsN3Y5dA/s200/IMG_0466+(Medium).JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5530123862357522738" /&gt;&lt;/a&gt;Cumartesi sabahı, çadırınızı ve uyku tulumlarınızı alın ve Perth'ten 4-5 saat süren Wave Rock'a doğru yola düşün. Avon Vadisindeki ilk durağınız, tarihi 1831'e uzanan bir yerleşim alanı olan York. Günümüzde sadece pazar günleri Wave Rock'a giden turistlerin durak noktası olma özelliği nedeniyle canlanan, ölü bir kasaba. Hafif rüzgar olduğunda, önünüzden hoplayarak geçen yuvarlak toz ve çalılık ile kasabanın tek caddesi boyunca sıralanmış koloni mimarisinin en güzel örnekleri olan evleri yanılmaz şekilde kente kovboy film seti havası katıyor. Bu kentte 1-2 saat geçirip yola devam etmeli ve öğleden sonra güneşi ile Wave Rock'a varmalısınız. Sözkonusu "kaya"nın turist dergilerinden anlaşılmayan minyatür boyutu nedeniyle uğrayacağınız hayal kırıklığı büyük olsa da, güneş batışında kıpkırmızı topraklarda kamp yapmanın zevki paha biçilemez. Aslında, diğer yazımda bahsettiğim yoldan, güneyden dönüşte Kalgoorlie-Boulder üzerinden geliyorsanız, bu bölge yolun üzerinde olacağı için mantıklı bir durak olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha kuzeyde New Northern Highway üzerindeki New Norcia kasabası İspanyol mimarisinin güzel örneklerini ve Benedikt Kilisesi, mezarlığı ve limonlu paylarını deneyimlemek için, yarım günlük bir zaman zarfında ziyaret edilebilir. Ayrıca manastırın ağır havasında fenalık geçirmek için de ideal. İnanılmaz sıkıldığınız bir haftasonu, yapılacak başka hiçbirşey yoksa gitmenizi öneririm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/TL7yW_zxTTI/AAAAAAAAAZ4/XKkY6zleqKI/s1600/pinnacles.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 133px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/TL7yW_zxTTI/AAAAAAAAAZ4/XKkY6zleqKI/s200/pinnacles.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5530123869357165874" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;New Norcia'yı tamamen es geçip, bir yandaki paralel yolu (Brand Highway) kullanırsanız, çok daha keyifli bir gün geçirebilirsiniz. Kıvrım kıvrım ve muhteşem bir manzaraya sahip olan bu yol tam bir sürüş keyfi sunuyor. Çoğu zaman yol kenarına park edip bahar çiçeklerinin, yağmurun ya da otlaklardaki koyunların fotoğrafını çekeceğiniz için, birkaç saat ayırın bölgeye. Yol sizi önce Lancelin'e, oradan da Pinnacles Çölüne götürsün. Lancelin 4WD-severler için tanrının bir lütfu olarak çalılık alanda rüzgarın getirdiği deniz kumundan oluşan çöl-tepelerine ev sahipliği yapıyor. Motosiklet sürüşü ve kum sörfü için de ideal. Pinnacles ise Türkiye'deki Kapadokya'yı andıran, ama çok daha basit ve küçük bir korozyon bölgesi. Yeni yapılan Ocean Highway'den de ulaşılabiliyor. Biraz daha kuzeye çıktığınızda, uykulu bir balıkçı kasabası ve ideal bir sörf bölgesi olan Cervantes'e ulaşırsınız. Yüzmek için Jurien Bay'i tercih edebilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Perth'ten günübirlik gelebileceğiniz bu bölgeler kuzeyin tropik ve güneyin hırçın güzelleri kadar etkileyici değil, ama kolay ulaşımla bir haftasonu keşfini hak ediyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7766852472279261836-2035417662739960412?l=cerenmus.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cerenmus.blogspot.com/feeds/2035417662739960412/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cerenmus.blogspot.com/2010/10/bat-avustralya-avon-vadisi-ve-kuzeye.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7766852472279261836/posts/default/2035417662739960412'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7766852472279261836/posts/default/2035417662739960412'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cerenmus.blogspot.com/2010/10/bat-avustralya-avon-vadisi-ve-kuzeye.html' title='Batı Avustralya III: Avon Vadisi ve yakın kuzey'/><author><name>cerenmus</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04514564862754686770</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/S5cgv9uAWqI/AAAAAAAAANQ/rN2YGrA6-8g/S220/ce.bmp'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/TL7yWlu7OTI/AAAAAAAAAZw/pXrjsN3Y5dA/s72-c/IMG_0466+(Medium).JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7766852472279261836.post-8933534101654116446</id><published>2010-10-20T14:27:00.009+03:00</published><updated>2010-10-20T15:49:05.590+03:00</updated><title type='text'>Batı Avustralya II: Margaret River ve çevresi</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/TL7kMMYjCfI/AAAAAAAAAZQ/6uw9Oc8cKTw/s1600/wicked+(Medium).JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 134px; height: 200px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/TL7kMMYjCfI/AAAAAAAAAZQ/6uw9Oc8cKTw/s200/wicked+(Medium).JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5530108290591295986" /&gt;&lt;/a&gt;Perth'ten bir &lt;a href="www.siennaestate.com.au/"&gt;&lt;a href="www.bayswatercarrental.com.au/"&gt;araba&lt;/a&gt;&lt;/a&gt; ya da içi yataklı bir kamp minibüsü (&lt;a href="http://www.wickedcampers.com.au/"&gt;camper van&lt;/a&gt;) kiralayarak birkaç gün için güneye inmelisiniz. Sabahın erken saatlerinde yola çıkarsanız, kahvaltı için Mandurah kasabasında durmalı ve nehir kenarında kocaman bir latte ile mantarlı omleti mideye indirmelisiniz. South western highway'i takip ederseniz, resmi olarak "hiçbiryer"in ortasında ormanlık alanda biraz dikkatli araba kullanıyorsanız "dünyanın merkezi kahve evi" de diğer bir opsiyon. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk olağanüstü durak ise Busselton Jetty. Burada kısa bir ayakları açma, sahile park edip güney yarımkürenin 2km'lik en uzun iskelesinde yürüyebilirsiniz. İskelenin gemilerden alınan yüklerin taşınması için ufak bir raylı sisteme sahip olduğunu ve bugün sadece ilk 100mt'sinin açık olduğunu belirteyim. İkinci durak Dunsborough'a yakın sörfçülerin durağı Eagle Bay ve hemen ardındaki muhteşem sahil Bunker Bay olmalı. Batı Avustralya'nın en batısındaki duraklardan biri olan Bunker Bay yüzmek, güneşlenmek, balık avlamak ve piknik için ideal. Hemen yakınlardaki Cape Naturaliste National Park sevimli bir deniz fenerine ev sahipliği yapıyor. Güneş battıktan sonra kangurular etrafta zıplamaya başladığı için kesinlikle araba kullanmamalısınız. Kanguruya çarpmak ve sadece ona değil, kendinize de zarar vermek an meselesi. Konaklama için uygun bir sahil seçebilir, doğa ile içiçe kamp yapabilir ve uyuyabilirsiniz. Biraz konforunuza düşkünseniz, dünyanın en en en güzel mini oteli Yallingup'ta Sienna Lodge'dur ve üzüm bağlarının ortasında, minik bir gölet ve 4 odalı bağ evinden oluşur. Dolunayda gece bahçede mutlaka gezinin, ufak sundurmada gökyüzünü ve milyonlarca yıldızı izleyin. Mutlaka yanınızda sevgiliniz olsun ve 3 saat önce size dünyanın en romantik kumsalında - ismi bize özel kalsın ;) - evlenme teklif etmiş olsun ve kalbiniz bum bum bum atıyor olsun. Sienna'nın şarapları - özellikle kırmızı - muhteşem, mutlaka birkaç şişe alın fakat sıcak araba yolculuğuna dayanmaz. Merak etmeyin, dünyanın bu yakası şarabın tadına varabileceğiniz binlerce kumsal ve doğal park alanıyla kaplıdır. Burada rahatlıkla birkaç gün geçirebilir ve çevredeki yüzlerce bağevinin şarabını tadabilir, doğada piknikler yapabilir ve Bunker Bay'e tekrar tekrar giderek yüzebilirsiniz. Balık avlamak lisans gerektirmekte ve lisanssız avlanma büyük cezalarla sonuçlanabilmekte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/TL7kLxBL8oI/AAAAAAAAAZI/gqjoVJRLgHk/s1600/south+(Medium).JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 133px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/TL7kLxBL8oI/AAAAAAAAAZI/gqjoVJRLgHk/s200/south+(Medium).JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5530108283245556354" /&gt;&lt;/a&gt;Ertesi gün biraz daha güneye, mağaralar ve ulu ağaçlarla ünlü bölgeye inmelisiniz. Günlük milli park giriş kartı mecburi ve mağaralar arasında en etkileyicisi Lake cave ve Ngilgi cave'dir. Turistik kasaba Margaret River görülmese de kayıp sayılmaz ayrıca oldukça pahalıdır. Kamp ihtiyaçlarınız için Dunsborough daha hesaplıdır. Güneye indikçe flora ve faunanın değiştiğini fark edersiniz, Pemberton'da ağaçlar birden uzamakta, orman kararmakta, yollar sadece 4WD araçların gireceği toprak şeride dönüşmektedir. Toprak tek yönlü yollarda araba sürmenin keyfine varın, ormanda kaybolun. 60mt'lik Gloucester ağacını ve 68mt'lik Bicentennial ağacını bulun, yükseklik korkunuz yoksa mutlaka birine tırmanın ama asla ikisine birden zorlamayın, ertesi sabah kas tutulmasından yürüyemeyecek duruma gelirsiniz. Bölgede diğer görülmesi gerekenler Beedelup şelalesi ve harika bir sürüş keyfini garantileyen Great Forest Trees Drive ve Heartbreak Drive. Ayrıca Nannup'daki Blackwood ırmağında kano kiralayıp birkaç saat dolaşabilirsiniz, çok keyiflidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/TL7kb7yfgvI/AAAAAAAAAZY/kVolGCeiVUA/s1600/tree.bmp"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 134px; height: 200px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/TL7kb7yfgvI/AAAAAAAAAZY/kVolGCeiVUA/s200/tree.bmp" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5530108561014620914" /&gt;&lt;/a&gt;Bir sonraki gün daha da güneye inmeli ve Devler Vadisine gitmelisiniz. Dev ağaçların üzerinde kurulu köprülerde yürümek inanılmaz bir deneyim. Denmark'tan itibaren güney okyanusu kıyısından gideceğiniz için falezleri görüp hayran olma şansını yakalayacaksınız. Mutlaka Elephant Rock'a uğrayın. Bu bölge yazın bile serindir, yanınızda rüzgarlık olmalı. OFalezler ve hırçın dalgalara hayran kalarak takip ettiğiniz yolun sonunda Albany'ye varacaksınız. Albany, beyaz ırk için Batı Avustralya'nın en eski yerleşim kentidir (1826). Kentteki liman ve bir zamanlar serbestçe avlanan balinaların işlemden geçirildiği kesim merkezleri görülmeye değer. Ayrıca son derece sportif Avustralyalıların yürüdüğü 963km'lik Bibbilmun Yolu'nun da başlangıçı (ya da bakış açısına göre bitişi)dir. Filmlerde görüp beğendiğiniz kaslı seksi demir-adam Avustralyalıları arıyorsanız, buldunuz.. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Albany'den doğuya Esperance'a devam etmek oldukça keyiflidir ve temmuz-eylül arasında Humpback Balinalarını görme şansınız neredeyse %100'dür. Esperance'dan Kalgoorlie-Boulder (ıssızlığın ortasında genelevi ile ünlü ve rüzgarda çalılık toplarının önünüzden geçtiği kovboy filmlerinden fırlamış bir kasaba) üzerinden Perth'e dönmek kızıl gezegende yapayalnız kilometrelerce araba kullanmak anlamına gelir ama tekrar ormana dönmek istemiyorsanız ilginç bir deneyimdir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7766852472279261836-8933534101654116446?l=cerenmus.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cerenmus.blogspot.com/feeds/8933534101654116446/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cerenmus.blogspot.com/2010/10/bat-avustralya-ii-margaret-river-ve.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7766852472279261836/posts/default/8933534101654116446'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7766852472279261836/posts/default/8933534101654116446'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cerenmus.blogspot.com/2010/10/bat-avustralya-ii-margaret-river-ve.html' title='Batı Avustralya II: Margaret River ve çevresi'/><author><name>cerenmus</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04514564862754686770</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/S5cgv9uAWqI/AAAAAAAAANQ/rN2YGrA6-8g/S220/ce.bmp'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/TL7kMMYjCfI/AAAAAAAAAZQ/6uw9Oc8cKTw/s72-c/wicked+(Medium).JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7766852472279261836.post-4735420249797677357</id><published>2010-10-19T11:53:00.009+03:00</published><updated>2010-10-20T15:54:41.483+03:00</updated><title type='text'>Batı Avustralya I: Perth ve yakın çevresi</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/TL7mETjhvDI/AAAAAAAAAZg/6stsfM3nZdI/s1600/IMG_0411+(Small).JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 134px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/TL7mETjhvDI/AAAAAAAAAZg/6stsfM3nZdI/s200/IMG_0411+(Small).JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5530110354100698162" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;1.5 sene bana ev olan Batı Avustralya'dan ayrılmama günler kala yazıyorum bu seyahat yazısını. Biraz hüzün var, biraz Avrupa'ya dönüşün heyecanı, biraz da bahar havası şu günlerde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aborjinler Avustralya'ya geleli 40,000 sene olmuş ve bunun 34,000'ini dünyadan tamamen kopuk, kendi hallerinde barış ve sukunet içinde, doğa ile konuşarak, rüyalara yatarak ve sanatla geçirmişler. Bu kıpkırmızı ülke ilkkez Portekizlilerce 16.yy'da "keşfedilmiş", Hollandalı denizcilerin merakını çelmiş. Kaptan Cook 1770'de doğu kıyılarının ayrıntılı bir haritasını çizecek kadar zaman geçirse de Batı Avustralya pek ilgisini çekmemiş. Batıdaki aborjinler 1826'ya dek beyaz adamı görmemiş ve gördükten sonra da tabiri caizse.. sevmemiş. Batı Avustralya'nın ilk beyaz yerleşimi güneyde Albany'den başlayarak kuzeye çıkmış. Sadece 3 yıl içinde beyaz adam aborjinler üzerinde kolayca hakimiyet kurmuş, kölelik ve insanlık dışı muameleler gerçekleştirmiş. 1880'lerde keşfedilen büyük miktarda altın ve diğer değerli madenler, avrupa'dan daha fazla beyaz adamın bölgeye gelmesine ve daha fazla insanlık suçu işlenmesine neden olmuş. 1900'lerin ilk yıllarında boru hatları, madenler ve şehirleşme yaşanmışsa da, aborjinler beyaz adamdan olan "yarım-kan" denen çocuklarından ayrılmaya, bu çocuklar hıristiyan öğretilerince yetiştirilmek üzere yurtlara verilmeye zorlanmış. Tam-kan aborjinler ise tecrit yolu ile soykırıma tabi tutulmuş. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1914'te patlak veren 1.Dünya Savaşı'nda İngilizlere yardım için getirilen ucuz askerler Gelibolu'da "Çanakkale Geçilmez" olaylarında can vermişler. Torunları hala Anzac (Australia and New Zealand Army Corps) törenleri için nisanda Türkiyeye gelir. Büyük depresyon sırasında 1933'te, göreceli olarak refahta bulunan Batı Avustralya, ülkenin genelinden bağımsızlığını ilan etmişse de dünyada patlak veren 2.dünya savaşında İngilizlerin yanında bu sefer de Hitler'e karşı savaşmışlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1993'te federan hükümet tarafından Aborjinler toprakların temel sahibi olarak tanınmışsa da, yıllarca süren kötü muamele, eğitimsizlik ve alkol/uyuşturucu bağımlılığı Aborjinleri hala toplumdan dışlamakta ve beyaz adamdan 53 kat daha fazla hapishane yaşamı ile ilişkilendirmekte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Batı Avustralya ülkenin geri kalanına kıyasla madencilik ve inşaat alanındaki iş imkanları sayesinde oldukça refahta. Yaşam standardı yüksek ve maaşlar dolgun, fakat yaşam oldukça pahalı. Toplam nüfusu 20.5 milyon olan Avustralyanın 1/3 lük alanını kapsayan batı eyaletinde 2.5 milyon insan yaşıyor ve bunların 1.5 milyonu da en büyük kent olan Perth'te. Dünyanın en "yaşanılası" 5. kenti olan Perth'te şehir merkezi, yani CBD, oldukça küçük ve yapılacak çok fazla şey yok. Perth'te yaşam doğa güzellikleri ve spor üzerine kurulu, sosyal yaşam pek yok. Perth'te yapılacaklar, King's Park ve Botanik bahçelerinde dolaşmak, gün batımında kıpkırmızı olan kenti ve gökdelenleri izlemek, nehir kenarındaki az sayıda işletmeden biri olan Sassy's'te kahvaltı keyfi, hemen yanındaki Lucky Shaq'de gece arkadaşlarla biraları yudumlamak, bol bol yürüyüş ve bisiklet keyfi. Subiaco'da haftasonları pazar kuruluyor ve sonrasında dünyanın en lezzetli vejeteryan hamburgerlerini (tabii ki klasikleri de) bulabileceğiniz Jus Burger'de soluklanabilir ya da Subiaco Oval'de bir futbol maçına gidebilirsiniz. Amerikan futbolunun daha sert ve koruma aparatları olmadan oynanan bir şekli olan futbolun kurallarını ben hala çözemesem de, burda sezonu heyecanla beklenen spor olaylarından biri. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/TL6-1o9oyFI/AAAAAAAAAYw/LQYu7D-BMOw/s1600/P1060758+(Medium).JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 150px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/TL6-1o9oyFI/AAAAAAAAAYw/LQYu7D-BMOw/s200/P1060758+(Medium).JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5530067221195835474" /&gt;&lt;/a&gt; Şehirden otobüsle 15dk içinde okyanus kıyısına ulaşılıyor ve yoğun bir iş gününün yorgunluğunu yaz-kış 20C olan okyanus sularında giderme imkanı var. Şehrin bence en güzel kumsalı Cottesloe, bembeyaz kum ve uzun sahil şeridi var. Biraz dalgalı olsa da, güneş batışında inanılmaz romantik oluyor. Ev ve lisanslı barlar dışında içki yasağı olduğunu unutmadan (cezalar 200dolar civarında) sakin ve fazla çocuk olmayan bir köşede keyifle şarabınızı yudumlayabilirsiniz. Köpekbalıkları can kurtaranlar ve helikopterlerce devamlı gözetleniyor ve helikopter denize doğru alçaldığında mutlaka kıyıya çıkmanız gerekiyor, çünkü çevrenizde köpekbalıkları yüzüyor demek bu. Ayda bir, iki ayda bir ne yazık ki bazen ölümlü kazalar yaşanıyor, o nedenle dikkatli olmakta fayda var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şehirden trenle 30dk uzaklıkta benim en çok sevdiğim, çıplak ayaklarla dolaşabildiğim, hippi marketleri ve sanat camiasıyla ünlü ve son derece eski (1890lar) binalara ve enteresan bir hapishaneye sahip Fremantle kasabası bulunmakta.  Avustralyalılar kelimeleri kısaltmayı çok seviyor; Mushroom (mushies), Octopus (occi), Breakfast (brekky) duyduğum en sevimliler, tabii Fremantle da olmuş Freo. Freo'ya mutlaka gidilmeli, haftasonu pazarı gezilmeli, pazarın içinde çoooook eski bir bar olan "Markets Pub"da canlı müzik dinlenerek bira içilmeli, mutlaka hapishane gezilmeli ve tünellere inilmeli. Tünellerde 2.5 saatlik turlar var, yerin altında fenerlerle dolaşıyorsunuz ve arada kano ile su kanallarını aşıyorsunuz, çok eğlenceli. Ayrıca geceleri düzenlenen hortlak turları da var, istenirse yemekle de birleştirilebiliniyor. Freo balıkçı ve sanatçı kasabası, her ikisinden de bolca bulmak mümkün, her köşe başında sanata ve taptaze balık, kalamar, salçalı soslu midye gibi lezzetler karşınıza çıkıyor. Bölgede bira yapımhaneleri de var ve en güzel birayı Little Creatures'ta hemen okyanusun kıyısında, limanda içebilirsiniz. LOFT benim en çok sevdiğim bar, muhteşem bir güneş batışı ve kızıllık keyfi sunuyor, kaçırmayın. Hemen yanındaki Cicerello ve Kailey's'te balık ürünlerini de tavsiye ederim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/TL7mE5y5RCI/AAAAAAAAAZo/SPsD2pZYjss/s1600/ukoala.bmp"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 150px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/TL7mE5y5RCI/AAAAAAAAAZo/SPsD2pZYjss/s200/ukoala.bmp" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5530110364365702178" /&gt;&lt;/a&gt;Perth'te mutlaka yapılması gerekenlerden biri de Rottnest Adası ziyareti ve sezonunda (eylül-aralık) balina gözlemi. Rottnest, Freo'dan kolayca ulaşılabilen ve günübirlik gidilebilecek bir cennet. Turkuaz sular, bembeyaz kumlar ve palmiyelerle tam bir tropik ada görüntüsünde olup 17C'lik su ısısıyla içinizi hoplatıyor. Bisiklet kiralanmalı ve adanın tüm gün keyfine varılmalı. Balina gözlemleri ise kaçırılmaması gereken bir deneyim. 20mt'lik memelilerin sadece 1-2 mt uzağında olmak, sualtı mikrofonlarından şarkılarını dinlemek muhteşem bir keyif. Deniz canlılarını karadan görmek isterseniz Hillary's Harbour'daki AQWA gerçekten keyifle gezilecek bir akvaryum. Penguenler derseniz, Penguen adasına 30dk'lık bir yolculuk güzel bir deneyim. Doğal yaşamın görülebileceği bir başka güzellik ise Zoo. Ben hayvanatbahçelerine hayvan hapishanesi gibi oldukları için karşıyım, fakat Perth Zoo gördüklerim içinde en güzel, medeni ve hayvan haklarına saygı göstereni. Geniş alanlarda bir çok avustralyalı hayvanı gözlemleyebilir, koalaları sevebilir ve çevrenizde özgürce zıplayan kanguruları besleyebilirsiniz. Ayrıca Pinnaroo Mezarlığı da kanguruları kucaklamak ve mezar taşları üzerinde piknik yapmak için ideal. Evet doğru okudunuz :)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Perth merkeze araba ile 15dk uzaklıkta Swan Valley (kuğu vadisi) bulunmakta ve bu bölge organik tarım, çiftlikler, şarap üretim, satış ve turları ile çikolata ve pralin fabrikaları ile ünlü. Şehirden günübirlik turlar alınabilir ve litrelerce şarap tadabilir, arabayı kim ve nasıl kullanacak derdi olmadan keyifli bir gün geçirebilirsiniz. En güzel dönem mayıs, çünkü bağbozumu şenlikleri yapılıyor ve bölgede kıpkırmızı sapsarı yapraklarla küçük çapta bir indian summer yaşanıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısacası; Perth fazlasıyla sakin, sosyal ve kültürel yaşamı kısıtlı bir kent, fakat doğa muhteşem, spor olanakları geniş, çocuklu aileler için güvenli bir cennet.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ceren Musaagaoglu - Ekim 2010.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7766852472279261836-4735420249797677357?l=cerenmus.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cerenmus.blogspot.com/feeds/4735420249797677357/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cerenmus.blogspot.com/2010/10/bat-avustralya-i-perth-ve-yakn-cevresi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7766852472279261836/posts/default/4735420249797677357'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7766852472279261836/posts/default/4735420249797677357'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cerenmus.blogspot.com/2010/10/bat-avustralya-i-perth-ve-yakn-cevresi.html' title='Batı Avustralya I: Perth ve yakın çevresi'/><author><name>cerenmus</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04514564862754686770</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/S5cgv9uAWqI/AAAAAAAAANQ/rN2YGrA6-8g/S220/ce.bmp'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/TL7mETjhvDI/AAAAAAAAAZg/6stsfM3nZdI/s72-c/IMG_0411+(Small).JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7766852472279261836.post-756748504883619808</id><published>2010-08-26T11:08:00.004+03:00</published><updated>2010-08-27T09:21:27.723+03:00</updated><title type='text'>Hindistan III: Bombay, Matheran ve Goa</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/THdZNnO0T3I/AAAAAAAAAUg/PIl8eishiY4/s1600/son.bmp"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 133px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/THdZNnO0T3I/AAAAAAAAAUg/PIl8eishiY4/s200/son.bmp" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5509970759515393906" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Rajastan'ı, tangır-tungur yataklı bir otobüsün içinde, hoplaya zıplaya geride bırakırken, bir yandan ateşim çıkıyor, diğer yandan kırıklık başlıyor. Büyük hata, 18saatlik yolculuk ve ben yine-yeni-yeniden hastayım. Bombay'a varışımız, dilenciler ve lipralı elleri, Colaba'daki inanılmaz rahat, konforlu ve ateş pahası Garden Hotel'e gidişimiz, yatağa atlayışım, 39 derece ateş, hafızamdan silinmiş halde.. Kendime geldiğimde, karnım acıkmaya başladığında ve pencereden dışarı bakacak kadar yürüyebildiğimde 3 gün geçmişti. Bombay da Ajanta Mağaraları'nı göremedim ama gözüm karara karara, başım döne döne India Gate'e, oradan Chowpatti kumsalına gittim, kumlarda çıplak ayak yürüdüm ve sıcacık kapkara sulara ayak sokmaya yeltendim. Bendeki Bombay anıları bu kadar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben öte-dünyadayken neler olmuş neler, diğer gezginlerle karşılaşmışız, onlar bize rüya gibi bir dağ istasyonunu anlatmışlar, tren biletleri ayırtmışız.. Yola çıktık, bana herşey sürreal gözüküyor. Hastalıktan sanıyorum ama kuzeyden 18 saat güneye inmişiz, dünya gerçekten farklı, ağaçlar uzun uzun, insanlar da film yıldızları gibi.. Bir dakika, sanırım onlar gerçekten de film yıldızı! Bombay Bollywood'un merkezi ve turistler bu filmlerde ufaklı büyüklü rolleri kapabiliyor, üzerine de para bile kazanabiliyorlar. Biz kumsalda salına salına yürüdük ama bizi seçen olmadı, yine de deneyin derim.. 500 kişi kadrolu bir hint filminde görünmeyi ve hatta dans etmeyi kim istemez? :)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bombay'daki Victoria Tren Istasyonu da görülmeye değer.. Burda yaşayan insanlar olduğu fikrine kapıldım, çünkü yerlerde uyuyan, yemek yiyen gruplar vardı. Matheran'a aktarmalı bir tren yolculuğu yapılıyor, yolun son 2 saatlik bölümü inanılmaz heyecanlı ve zevkli. Ufacık "oyuncak" trende tıngır-mıngır dağa tırmanmaya başlıyorsun.. Bazı yerlerde uçurum 30cm yanında ve yüzlerce metre aşağı gözükebiliyor ya da girilen tüneller trenden az bir az büyükçe olabiliyor. Camları açmak rüzgar trenin dengesini bozduğundan yasak. Müthiş bir macera ve kelle koltukta deneyimi. Ama kesinlikle değiyor. Matheran Hill Station benim bu dünyada görüp görebileceğim en güzel dağ tepesi ve en "uzak" köy! Tamamen ormanın bağrında, kuş sesleri ve kullanılan tek taşıma aracı olan eşek anırtıları içinde, ne yöne yürüdüğünüzün belli bir zaman sonra anlamını yitirdiği bir köy bura ve ben 26 yaşıma giriyorum Matheran'daki ilk günümde, Barr Hotel denen 1846 yapımı o inanılmaz rüya gibi veranda ve bahçelerle kaplı, tek konuğunun biz olduğumuz konuk evinde. Yakınlardaki göl, çevredeki tepeler, güneş batışını izlemek için muazzam yerler ama asıl yapılması gereken, güzel kalın bir kitap alıp verandadaki iskemlelere gömülmek ve okumak, okumak, okumak.. 3 gün cennette gibiydim! Aynı oyuncak trenle yine macera dolu bir şekilde kıvrıla kıvrıla aşağıya iniyoruz, ellerimizde birer MIRINDA gazozu, aynen çocukluktaki lunapark gibi. Bu yaşam tarzı burda aynen korunmuş ve büyükler de faydalanabiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bombay'dan tekrar bir aktarma yaparak 24 saatlik efsanevi bir yolculuğu daha atlatıp Goa eyaletine varıyoruz. Yine apayrı bir dünya ve burası 40 derece, nemli, tropik ve kuzeye kıyaslama yapılamayacak derecede farklı bir bölge. Goa uzun yıllar Portekiz sömürgesi olduğu için, etkileri hala devam ediyor, özellikle binaların mimari yapısı ve yaşam tarzında. Panaji, yani başkentten 15dk'lık bir minibüs yolculuğu ile Candolim'e geldik ve denize 3dk uzaklıktaki Coqueiral Holiday Home'a yerleştik, temiz ve rahat. Şansımıza en önemli bayramlardan biri olan Holi Festivaline de denk geldik. Holi insanların birbirlerine renkli boyalar attığı ve beyaz kıyafetlerin pembe, mavi ve yeşille boyandığı bir festival. Sokakta olmak boyalı balonların hedefi olmak için yeterli, o nedenle en kötü kıyafetinizi giyin, kameraları evde bırakın ve kendinizi dışarıya atın! Mutlaka birileri iki kaşınızın ortasına kırmızı nokta sürecektir ve geceleri de havai fişek gösterilerini kaçırmayın! Ne kadar süreceği tamamen halka kalmış, 1 gün de sürebilir, 1 hafta da..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Old Goa'da kilise ve katedraller mutlaka gezilmeli, geceleri 3 dolara deniz ürünü ağırlıklı ziyafetler ve gündüzleri kumsaldaki Bono's da kahvaltı (özellikle köpek balığı tostu) ziyafetleri çekilmeli. Bir de yaşlı ingilizlerin üstsüz şekilde sergiledikleri sarkık memeleri olmasa.. Anjuna'da çarşamba günleri yerel pazar kuruluyor ve hediyelik ya da yerel meyveleri pazarlık yeteneklerinizi konuşturarak normalin 1/5ine alabilirsiniz. Yarım gün yetmiyor, benden uyarması!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bölgedeki bir başka kumsal olan Paldem ise kartpostallardaki gibi, upuzun bembeyaz bir kumsal, sıra sıra palmiye ağaçları ile kaplı. Palmiyelerin hemen arkasında kulübecikler var ve Cozy Nook hamakları ve basit ama rahat klübeleri ile ilk gece tercihimiz oldu. Sabahın erken saatlerinde kumsalda yürüyüş yaparken, kumsalın diğer ucunda Bridge and Tunnel diye biryer keşfettik ve şansımızın yaver gitmesi ile denizin hemen kenarında bir kulübeciği ayarladık. Sonra bir posta daha sahili geçip eşyalarımızı taşıdık ve hemen kendimizi kızgın kumlardan 35 derecelik sulara attık. Tabii serinlemek olası değil ama tüm gün denizde kalmak mümkün, benim gibi bir balığa cennet! Su altında tanıdığım o sesleri duydum ve kafamı kaldırdığımda yunuslarla yüzdüğümü fark ettim! Sahilde ise masaj yapmak isteyen, serin meyve satan ya da incik boncuk satan yerliler dolaşıyor devamlı. Hindistan'da vücudun çıplak gösterilmesi ayıp olduğu için, kadınlı erkekli Hintliler denize de sarilerle giriyor ve biz de mayolarımızla onları kikir kikir güldürüyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şansımıza kumsalda bir avrupalı çift Hint geleneklerine göre evlendi ve biz de izledik - nerden bilebilirdim tam 6 sene sonra bir kumsal düğününün de bizim başımıza geleceğini :) Onları izlerken imrenmiştim ve işte böyle doğal olmalı herşey demiştim, hakikaten bizimki de öyle oldu. Onların fotoğrafları hala albümümde üstelik..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Goa seyahatimizin son noktasıydı ve sonrasında Bombay'a geri dönüp oradan da bahreyn üzerinden aktarma ile Türkiye'ye dönmüştüm. Dönüşümün ertesi günü 40 derece ateşle ve hayatımda yaşamadığım türden bir baş ağrısıyla yatağa düştüm ve 1 haftalık serum ve antibiyotik takviyeli dinlenmeden sonra ancak gözlerimi açabildim. Açar açmaz da günlüğümü elime aldım ve yazdıklarımı aynen aktarıyorum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"... Yoğun bakımdaymışız, ne çıkar.. Hemen değil ama bir yolunu bulup bir an önce yollara düşmem lazım. Kimbilir belki Mayıs, belki Afrika.. Yollarda olmak öyle güzel ki..."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ceren Musaagaoglu - 2010&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7766852472279261836-756748504883619808?l=cerenmus.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cerenmus.blogspot.com/feeds/756748504883619808/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cerenmus.blogspot.com/2010/08/hindistan-iii-bombay-matheran-ve-goa.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7766852472279261836/posts/default/756748504883619808'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7766852472279261836/posts/default/756748504883619808'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cerenmus.blogspot.com/2010/08/hindistan-iii-bombay-matheran-ve-goa.html' title='Hindistan III: Bombay, Matheran ve Goa'/><author><name>cerenmus</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04514564862754686770</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/S5cgv9uAWqI/AAAAAAAAANQ/rN2YGrA6-8g/S220/ce.bmp'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/THdZNnO0T3I/AAAAAAAAAUg/PIl8eishiY4/s72-c/son.bmp' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7766852472279261836.post-6525214591618644990</id><published>2010-08-26T10:41:00.005+03:00</published><updated>2010-08-26T11:06:39.614+03:00</updated><title type='text'>Hindistan II: Rajastan</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/THYgYwFflPI/AAAAAAAAAUY/9PWQzMrsz1o/s1600/raj.bmp"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 133px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/THYgYwFflPI/AAAAAAAAAUY/9PWQzMrsz1o/s200/raj.bmp" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5509626803731272946" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Jaipur, Rajastan eyaletinin güzel mi güzel kapısı. Agra'ya uzaklığı mutlaka-kaçan-tren ya da daha güvenli-otobüs ile 6 saat. otobüs yolculuğu tam bir macera; daracık toprak yollarda sağdan akan trafik ve 15 saniyede bir çalınması kural olan korna eşliğinde hertürlü tehlikeli manevra özellikle gerekli. Fakat bu kıpkırmızı tuğladan yapılma kırmızı-kente varıldığında tüm o macera hemen unutuluyor. Madhuban Hotel bu güzel kenti daha da güzelleştiren bir butik otel ve çok ucuz. Cennet bahçesi gibi bir bahçesi ve tertemiz bir havuzu bile var. Çevremde hoplayan sincapları da bugün bile (6 sene sonra) hatırlıyorum. Eskikent'in ortasındaki minareye tırmanılmalı, kuyumcular mutlaka gezilmeli, kıpkırmızı Wind Palace ve City Palace'a tırmanılmalı! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Jaipur'dan trenle Ajmer'e, oradan da kıvrım kıvrım dağ yollarında "Allahım bekle beni, sana geliyorum" nidaları eşliğinde otobüsle toplamda 3 saatte Pushkar'a varılıyor. Pushkar müthiş bir kent, kutsal bir kent olduğu için, hayvansal ürünler ve alkol yasak, gölü çevreleyen minik tapınaklar ve "gat" denen toplu yıkanma-arınma ve ölülerin ardından çiçek bırakma törenlerinin yapıldığı göl-köşeleri var. Fazla turist ve onlardan da fazla ot içme imkanı olduğu için, biraz hayal kırıklığı olabilir ama Super/Special Lasse (sütlü içecek) ya da çeşitli kekler, değişik bir algı eşiğinin açılması amaçlı denenebilir :) Hotel Baharatpur gerçekten "bulunulması gereken yer" ve 3 çevresi pencereli 1 numaralı oda günler öncesinden rezervasyon ile ayırtılmalı. Her köşeden gölü ve ibadet eden insanları görebiliyor, gül ve papatya tarlalarında yürüyüş yapabiliyorsunuz. Brahman tapınakları, Hinduizm ve mistik hava kentin heryerine sinmiş halde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;UNESCO'nun korunması gereken 100 kent listesinin baş sıralarında yer alan, ortaçağ kasabalarını andıran Jalsaimer'a gece yolculuğu ile varılıyor ve otobüsten inildiği anda çevrenizi saran tout denen yerel turizm acentalarının elinden bir şekilde kurtulmanız gerekiyor. Jalsaimer'da mutlaka-mutlaka-mutlaka eski kentte yani kale içinde kalan bölümde kalınmalı, tüf ve kilden yapılma evlerde, penceresiz ve yarasalarla dolu odalarda ama muhteşem bir duygu ve içebakış yoğunluğunda büyülü geceler geçirilmeli. Odanın penceresinden altın-kent ayaklarınızın altında.. Bir de kapıların boyu 1.50mt olmasa! Çarpa çarpa yamru-yumru bişiyler çıktı kafalarımızda.. Ama Jalsaimer'ın en büyük macerası devlet marijuana ofisi'nden (evet doğru okudunuz) alınan kurabiyeler oldu benim için. Etkisi hissedilmeyen kurabiyelerin kalanını masa üstüne bırakıp uyudum ve ertesi sabah gördüğüm manzara akıllara zarardı. Karıncalar kafayı bulmuş; kimi ayakta durmakta zorlanıyor, kimi yerinde daireler çiziyor.. Güler misin ağlar mısın bu hırsızların düştüğü hale! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Jalsaimer'a gelmişken, Hindistan'ın çöllerinde avare avare dolaşmak lazım. 2-3 günlük turlar otelinizden, yemekler dahil 10 Euroya ayarlanabiliyor, çöl insanları sizi alıyor, develerin sırtına atıyor, kumların üzerine serdikleri yataklarda uyutuyor, taze taze pişirdikleri yemeklerle besliyorlar. Deveye binmek çok eğlenceli, özellikle devenin oturup kalkarken ön ayakları ile mi arka ayakları ile mi oturacağı tam bir muamma olduğundan, her sefer bir öne-arkaya sallantı geçiriliyor ve develer koştuklarında da böbrek taşı falan kalmıyor bünyede. Yine de dikkatli olunmalı, bizden önceki ekipten bir çocuk deveden düşünce iki kolunu birden kırmayı başarmıştı. Pıhtı riskine karşı uçağa binemediği gibi, poposunu bile yıkayamayacak haldeydi.. Oldukça trajik bir durum!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir sonraki durağımız, mavi kent ya da Jodhpur. Haveli Guest House, bu kentin kesinlikle önereceğim bir oteli, güzel kale manzarası ve Thali'yi deneyebileceğiniz temiz restoranı da cabası. Mavi kentin mavi olmasının bir nedeni var elbet ve siz bunu akşam saatlerinde acı bir tecrübe ile anlıyorsunuz. Kenti sivrisinekler ele geçirmiş halde ve eski çağlarda mavi rengin sivrileri uzak tuttuğuna, ayrıca kutsal renk olduğu için sivrilerden gelecek sıtma gibi ölümcül hastalıkları da kovacağına inanılırmış. Geçen yıllarda her zaman olduğu gibi doğa savaşı kazanmış, sivriler maviye aldırmaz olmuşlar. Yine de evler ve tüm kent masmavi ve özellikleMeherangah kalesinden (majestic fort da deniyor) ve saat kulesinden görüntü muhteşem. ayrıca fala meraklı arkadaşlar da -hala hayattaysa- kalenin içindeki Mr.Sharma'ya bir uğramalı ve avuçiçlerini göstermeliler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rajastan'ın son durağı Udaipur. Jagat Niwas Palace ise kalınabilecek en uygun ve güzel otel ve manzarası muhteşem. Jagdish mabedi ile City Palace gezilmeli ve Lake Pichola gölünde mutlaka kayıklarla bir tur atılmalı. Gölün ortasında eski bir sarayın restore edilmiş hali olan Lake Palace Oteli biraz tuzlu fakat 2-3 gün önceden yapılan rezervasyonla akşam yemeği ya da 20$ civarındaki öğle yemeği ile eşi bulunmaz bir deneyim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rajastan'ı boydan boya geçmek ve tüm o kızıl-sarı-mavi kentlerin büyüsüne kapılmak, Hindistan'da olduğunuzu hissettiren sıcak ve kokular ile harmanlanmak.. Sanki dün gibi gözlerimin önünde ve yazarken bende yine gitme isteği uyandırdı, umarım sizde de!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ceren Musaağaoğlu - 2010&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7766852472279261836-6525214591618644990?l=cerenmus.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cerenmus.blogspot.com/feeds/6525214591618644990/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cerenmus.blogspot.com/2010/08/hindistan-ii-rajastan.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7766852472279261836/posts/default/6525214591618644990'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7766852472279261836/posts/default/6525214591618644990'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cerenmus.blogspot.com/2010/08/hindistan-ii-rajastan.html' title='Hindistan II: Rajastan'/><author><name>cerenmus</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04514564862754686770</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/S5cgv9uAWqI/AAAAAAAAANQ/rN2YGrA6-8g/S220/ce.bmp'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/THYgYwFflPI/AAAAAAAAAUY/9PWQzMrsz1o/s72-c/raj.bmp' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7766852472279261836.post-5209010584008488595</id><published>2010-08-26T08:54:00.004+03:00</published><updated>2010-08-26T10:39:07.124+03:00</updated><title type='text'>Hindistan-I: Delhi, Agra ve Genel Hava</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/THYZ236R7eI/AAAAAAAAAUQ/7Is8GBZ4Y7k/s1600/indi.bmp"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 133px; height: 200px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/THYZ236R7eI/AAAAAAAAAUQ/7Is8GBZ4Y7k/s200/indi.bmp" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5509619624646405602" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Üniversite yıllarımın büyük kısmını gitme hayalleri kurarak geçirdiğim, beni hem heyecanlandıran, hem korkutan, ama en çok da renkleri ve kokusunu bile duymadan büyüleyen Hindistan'a, 2004 yılının Şubat ve Mart aylarında yaptığım gezileri nasıl oldu da blog'uma bu kadar geç işleyebildim, bilmiyorum. Şaşkınlık ve vakitsizlik, biraz da karman çorman Bollywood filmini aratmayan notlarımı birtürlü toparlayamamak. Tembelliğime kılıf aramayalım, sonunda yazıyorum!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hindistan koccccaman bir ülke (dünyanın 7. büyük, 2. en kalabalık ülkesi), kuzeyi ile güneyi, doğusuyla batısı ekonomik, kültürel, sosyal ve demografik açıdan birbirinden çok farklı! Bu yazımda, ilk olarak kuzey bölgeleri ele alacağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hindistan bir çok alanda en'lerde; nüfus, coğrafi alan, ekonomi.. Aynı zamanda da en fakir halkın, en zor koşullarda yaşadığı ülkelerden biri. Başkent Yeni Delhi'ye İstanbul'dan karlı bir Şubat sabahı 1 gün rötarla çalkantılı, 7 saatlik bir uçuş sonrasında vardık ve bizi sarmalayan sıcak hava, kokular, renkler ve görüntülerle mest olduk. Yeni Delhi'de, sakin bir şekilde geviş getiren ineklerin arasında bindiğiniz motorlu triportör (tuktuk)la yol alırken, insanların gerçekten de sokakta doğup sokakta öldüğünü görüyorsunuz. Birçok Bollywood filminde görülen ihtişam, zenginlik ve dans, sokaklarda fakirlik, hastalık, umutsuzlukla yer değiştirmiş. Gerçek Hindistan bu, banliyölerde geçen bir hayat. İlk günün şoku, biraz üzüntüye ve tüm fakirlere sadaka dağıtmaya varıyor; fakat Hindistan'da geçen iki aydan sonra, dönüş yolunda gözlerinizde farklı bir anlamla, çok daha farklı bir Hindistan'a bakıyorsunuz. Ben size bu Hindistan'ı anlatacağım, çünkü fakirlik heryerde ve insanlar bu şartlarda şükretmeyi ve mutlu olmayı yakalayabilmişler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni Delhi'ye öksüre öksüre, ağır bir griple vardım ve 2 ay boyunca hastalıktan kurtulamadım. Hiçbiryerimde birşey yoksa bile devamlı boğazım ağrıdı durdu. Önerildiği halde, yanımıza aldığımız sıtmaya karşı ilaçları, depresyon belirtilerine neden olduğu için kullanmadık. fakat daha tehlikeli hastalıklar için (sarı humma, çeşitli menenjitler) gitmeden önce bir seyahat doktoruna görünmekte ve aşıları olmakta fayda var. Seyyar cibinliğimiz, çeşitli sinek kovucular ve kapalı şile bezi kıyafetler kullanmak gezi sırasında bize yeterli oldu. Musluk suyu, buzlu içecekler, sokak arası satıcılarından uzak durmak, meyve-sebzeyi soyarak yemek de doğu ülkelerinde hayat kurtaran önlemler. Yine de 2 ay boyunca birkaç mide sorunu, ishal ve sıcak çarpması yaşadık, bundan kaçış yok. Yerel halkın bulduğu yerel çözümlere güvenmek lazım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk güzel süpriz, Delhi'deki ufak ama rahat otelimizin (adı şanlı Broadway Hotel) resepsiyonistinin yolladığı naneli-kekikli çaydı ve beni Rajastan'a kadar zımba gibi ayağa dikti. O gazla hemen Jama Camii'ni, yerel pazarları, RedFort'u ve Connaught Palace'i gezdik. Aralarda tuktuk ya da rickshaw denen motorize tripodları kullanmak çok heyecanlı ve eğlenceli, ayrıca ucuz bir yöntem. Delhi'den Agra'ya Taj Expres ile 2.5 saatte varılıyor ve Şah Cihan'ın karısı Mümtaz Sultan'ın ölümünden sonra yaptırdığı o şahaseri, Tac Mahal'i gördük. Bahçesinde gezmek, rüzgarı dinlemek, mermerin ılığında kıpkırmızı güneşi batırmak muhteşem tecrübeler. Ayrıca asit erozyonunun önlenmesi için 11.000m2'lik alana motorlu taşıt sokulmuyor ve bu da Hindistan'ın ortasında mis gibi havası olan tertemiz ve sakin bir "kurtarılmış bölge" ye sahip olmayı sağlıyor. Ayrıca mermerler şimdilerde kimyasal sıvılarla temizleniyor ve korunuyor. Hintliler tarihi ve doğal güzellikleriyle gurur duyuyor ve korumayı biliyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hintliler çok gururlu, tarihleri ve kimlikleriyle övünen bir halk. Kendilerine özgü alınganlıkları ve neşeleri var. Adetlerini öğrenmek, yerel halktan bir iki kelime kapmaya çalışmak, güleryüzlü olmak ve insanlara güvenmek size çok kapılar açar. Sizi Japon sanabilecek derecedeki saflıkları, sokağın ortasına kaka yapabilecek kadar doğal yaşamları, acil durumlarda tuvalet kağıdını 10 katına satabilecek kadar kurnazlıkları.. Bunların hepsi bir ömür boyu belleğinizde kalacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hindistan'ı yaşamak, koklamak, dinlemek, tad almak demek. Birbirinden keskin baharatları, lezzetli yemekleri, heryeri çiçeklerle süslemeleri, içilen çaylar, sıkılan eller, gülümseyen gözler.. Sadece fotoğraf makinası değil, ses kayıt makinası da götürmeniz gereken ülkelerden, Hindistan. Çok ucuza, çok güzel yaşayabileceğiniz; aynı zamanda çok büyük paralar harcayarak perişan olabileceğiniz biryer. Azla yetinebilen, eve dönerken yanında yeni dostlukları, hatıraları ve fotoğraflarını taşımaktan başka birşey beklemeyen, hayata gülümseyerek bakabilen ve dakik-düzenli yaşamı elinin tersiyle itebilen seyyahlar için muhteşem bir ülke. Yeni tecrübelere açık olmak, trafiğin en kopma noktasında bile sakinliği, sükuneti korumak, gördüklerini gerçekten o anda yaşamak ve tarafsız şekilde hafızaya atabilmek, dilencileri, hırsızları ve hastalarıyla bir ülkeyi kabul edebilmek ve sevebilmek, Hindistan'a gitmenin ve gittiğinde de güzel vakit geçirebilmenin temel koşulları, olmazsa olmazları..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ceren Musaağaoğlu - 2010.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7766852472279261836-5209010584008488595?l=cerenmus.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cerenmus.blogspot.com/feeds/5209010584008488595/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cerenmus.blogspot.com/2010/08/hindistan-i-delhi-agra-ve-genel-hava.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7766852472279261836/posts/default/5209010584008488595'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7766852472279261836/posts/default/5209010584008488595'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cerenmus.blogspot.com/2010/08/hindistan-i-delhi-agra-ve-genel-hava.html' title='Hindistan-I: Delhi, Agra ve Genel Hava'/><author><name>cerenmus</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04514564862754686770</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/S5cgv9uAWqI/AAAAAAAAANQ/rN2YGrA6-8g/S220/ce.bmp'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/THYZ236R7eI/AAAAAAAAAUQ/7Is8GBZ4Y7k/s72-c/indi.bmp' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7766852472279261836.post-4037798438722232775</id><published>2010-08-24T17:46:00.002+03:00</published><updated>2010-08-24T18:32:53.677+03:00</updated><title type='text'>İran</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/THPmFFeK6RI/AAAAAAAAAUI/KzBQEnPBjGo/s1600/iran.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 134px; height: 200px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/THPmFFeK6RI/AAAAAAAAAUI/KzBQEnPBjGo/s200/iran.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5508999744246704402" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;2004 yılının soğuk bir Ocak ayında yaptığım İran gezisine dair aklımda kalanları, seyahat notlarım ve wikipedia'nın günlük gerçekleri ile karşılaştırdım ve 6 sene sonra yazmaya çalıştım. Bu 6 senede İran'da ne kadar çok şeyin değiştiğini; özellikle gittikçe aşağılara inen başörtülerini, kadın haklarına dair yükselen sesleri ve politik açılımları ben de şaşırarak okuyorum ve yazıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2004 yılında İran'a gitmek, 2.5 aylık Hindistan gezisi öncesi aslında 10 güne sıkıştırılan ve son dakikada verdiğim bir karardı. Asıl fikre göre karayolundan Hindistan'a ulaşmayı ummuştuk fakat bölgedeki siyasi gerginlikler nedeniyle aradaki ülkelerden (Pakistan ve Afganistan gibi) geçiş yapılamadığı için geziyi ikiye bölmüştük. Ne yazık ki aradan geçen 6 senede durum hala değişmedi, hala karadan Hindistan'a geçmek, Türk-i cumhuriyetlere geçmeden mümkün olsa da, güvenli değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İran; ya da 1935'ten önceki ismiyle Persia; tarihi MÖ 2800 yıllarında başlayan çok köklü bir uygarlık ve 1979'dan beri İslam Cumhuriyeti adıyla ve 74 milyonluk nüfusu ile batı dünyasına kafa tutmaya devam ediyor. 2004 senesinde sırtta çanta, altında uzun palto, başta başörtüsü ile seyahat mümkündü, fakat sol ele takılan bir yüzük, insanların size daha güvenle yaklaşmasına ve kadın olarak daha rahat etmenize olanak sağlıyordu. Batı ambargosu nedeniyle, İranlıların çoğunun batı imajı kaçak filmlerden gördükleri hollywood sarışınları ile ilintiliydi ve bu nedenle gezgin kadınlar tek başlarınayken erkekler tarafından rahatsız edilebiliyordu. başkent Tahran'da benim de kendimi tedirgin hissettiğim zamanlar olsa da, güneye indikçe bakışların yumuşadığını ve hoşgörünün arttığını hissettim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başkent Tahran, çirkin bir kent. Yol yorgunluğunu atmak için ve "amerika'ya hayır" pankart ve duvar resimlerini görmek için sokaklarda yürünebilir. Cuma günü dini tatil olduğu için, şehir daha sakin bir havada gezilebildiğinde biraz daha az gürültülü ve rahatmış gibi düşünülüyor. tahran, açık ara gördüğüm en çirkin ve iç karartıcı şehirdi ve dakikada 178 kere başımdan kayan başörtüsü nedeniyle iyice sinir bozucu oldu. kısacası ben birşey anlamadım bu şehirden.. Neyseki ilk günkü memnuniyetsizliğim ertesi gün Esfahan'a varınca tamamen değişti. Esfahan'a akşam üzeri, çok güzel bir yoldan geçerek, dağları aşarak, kıvrıla kıvrıla vardık. Bugün bile o güzelim karlı dağlar ve yeşil ovalar zihnimde canlı. İmam Hümeyni (ya da Naghsh-e Jahan) meydanı, kentin UNESCO koruma listesinde de yer alan, gerçekten görülmesi gereken, dünyanın ikinci büyük meydanıdır. Bol bol çay ya da şişa (nargile) keyfi yapılabilir, şehirdeki diğer 3 turistle (2004 yılında ortalama turist sayısı, gerçekten..) kaynaşılabilir, kollarında duran şahinlerini sevebilir, yerel halkın akşam yemeği ya da evlerinde çay davetlerini kabul edebilir, Sheik Lotfollah camii'nin güzel çinilerine hayran kalabilir ve gün batımında mozaiklerin rengini izleyebilirsiniz. Meydandaki diğer bir camii olan Emam camii açık avlusu ve ortadaki havuzuyla gerçekten güzel ve Ali Qapu sarayının üst katındaki manzara uzun yıllar akıldan çıkacak gibi değil. Akşam yaptığımız bir taktik hatası sonucunda "Yoghurt koresh" isimli kuzu etinden yapılan yoğurtlu, şekerli ve safranlı bir yerel yemeği yedik.. Hakikaten kötüydü, görüntüsü bugün bile gözümün önünde. geceyi kurtaran dağ çilekli safranlı pilavdı ve İran'da ne yapın edin, her çeşit pilavı mideye indirin! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Esfahan'a göreceli olarak yakın sayılan küçük dağ kasabası Kashan'a bir araba kiralayarak günübirlik bir gezi yapmanızı öneririm. Manzara ve köy adetlerini deneyimlemek için birebir. Şiraz, İran'ın bir başka cennet köşesi. kentin 3te 2si pazar yerleriyle kaplı ve iklim ılıman olduğu için her evin avlusunda üstü mandalinalarla kaplı ağaçlar var. Esfahan'dan yol 7.5 saat sürüyor ama görüp görebileceğiniz en güzel dağ manzaralarının ve keçi sürülerinin arasından geçiyorsunuz. Otobüsler rahat ve güvenli, insanlar misafirperver ve çok samimi. Şiraz'ın önemi tabii ki tarihi Persepolis kenti ve Nekropolis alanları. Kesinlikle tur alınmasını öneririm, çünkü tarihi ve hikayeleri uzmanından dinleme şansını yakalıyorsunuz ve Perslilerin tarihi anlatırkenki haklı gururunu da görmüş oluyorsunuz. Rehberler genellikle üniversite öğrencisi ve masraflarını bu şekilde çıkardıkları için bahşişi bol tutmada sakınca olmamalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İran bir zamanlar sahip olduğu Pers medeniyetinin tırnağı bile olamamış bir medeniyet, üstelik oldukça agresif dış politikaya sahip. Fakat insanı çok sıcak, misafirperver ve batıdan gelen herşeye de bir özlem duyuyor. İran'a gelirken yanınızda çocuklara ve evine davet edenlere verebileceğiniz küçük hediyeler getirin. İrandan giderken bir yumuşak helva türü olan Gaz'dan alın. Persepolis'e hayran kalın, Esfahan'ın meydanlarının, çimenlerinin, çay evlerinin keyfini çıkartın. Ve dönerken de özgürlüğünüze, rahatlığınıza şükredin; özellikle bir kadın olarak!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7766852472279261836-4037798438722232775?l=cerenmus.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cerenmus.blogspot.com/feeds/4037798438722232775/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cerenmus.blogspot.com/2010/08/iran.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7766852472279261836/posts/default/4037798438722232775'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7766852472279261836/posts/default/4037798438722232775'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cerenmus.blogspot.com/2010/08/iran.html' title='İran'/><author><name>cerenmus</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04514564862754686770</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/S5cgv9uAWqI/AAAAAAAAANQ/rN2YGrA6-8g/S220/ce.bmp'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/THPmFFeK6RI/AAAAAAAAAUI/KzBQEnPBjGo/s72-c/iran.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7766852472279261836.post-3202837777796099201</id><published>2010-06-18T17:21:00.003+03:00</published><updated>2010-06-18T17:29:59.742+03:00</updated><title type='text'>Fiji</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/TBuBQO7ooBI/AAAAAAAAASI/gNFsbAR-NTw/s1600/fiji.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 150px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/TBuBQO7ooBI/AAAAAAAAASI/gNFsbAR-NTw/s200/fiji.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5484119087139823634" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Pasifiğin ortasında Fiji diye 844 adacıktan oluşan küçücük bir ülkecik var, bilir misiniz?! Ben çocukluğumdan beri bu Fiji’yi merak eder dururum; ismi çok egzotik gelir, insanlarının saçlarındaki renk renk çiçekler, gülümseyen esmer yüzlerinde parlayan bembeyaz dişleri hoşuma gider durur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonunda gittim gördüm; hatta bir de evlenip döndüm J Hakikaten kartpostallardaki bembeyaz kumlar, turkuaz deniz, kumsallardan denize doğru eğilmiş hindistan cevizi ağaçları ile bezenmiş cennet gibi bir ülke. Başkent Suva ve ikinci büyük kent ve uluslar arası havaalanına sahip olan Nadi; ülkenin iki büyük adasından biri olan Viti Levu’da bulunuyor. İki şehir arası halk otobüsüyle 4 saat, uçakla ise 25 dakika sürüyor. Suva’dan sürat tekneleri ile seçtiğiniz bir cennet adacığa aktarma yapıyorsunuz. Çevresini 15dk’da yürüyerek dolaşabildiğimiz, ufacık tefecik içi dolu turşucuk adamıza, dolunaylı bir gecede, Avustralya’dan 10 saatlik bir yolculuk sonrasında ayak bastığımız anda, gitar sesleri, meyve kokteylleri ve çiçeklerle karşılandığımızda; dilimiz tutuldu! Ben eminim, uçakta uyurken uçak düştü, ben öldüm, cennete geldim.. Böyle bir ada yok, biz de hayatta değiliz, haberimiz yok! 3 gün sonra evleneceğim müstakbel eşime diyorum ki: “beni çimdikle, öldük bence biz”...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O ilk gece, adadaki dalga sesleri, usul usul esen rüzgarda birbirine değen palmiye yapraklarının hışırtısı, odanın iki yanda sonuna dek açık bıraktığımız sürgülü cam kapısından görünen tabak gibi dolunay ve “yok, biz kesin öldük” paranoyasıyla geçti. Ertesi sabah, hala gözlerimize inanamayarak adayı dolaştık, bize isimlerimizle hitab eden ada personeli ve diğer dört misafirle tanıştık. Heryerde bir sessizlik, sakinlik. Adada müzik çalınmıyor, ihtiyaç da yok çünkü müzik heryerde. Doğanın müziğine, gitarda Fiji ezgileri eşlik etti hep. Fiji’de herkesin sesi güzel ve herkes her an şarkı mırıldanıyor; yemek yaparken, temizlik yaparken.. Pazar akşamları çevre köylerden adaya çoluk çocuk köylüler geliyor ve kilisede şarkılar eşliğindeki ayine katılıyorlar, sonrasında da geleneksel kawa töreni yapılıyor. Kawa, bir tür kocakarı ilacı, her derde deva olduğu söylenen bir bitkinin kökleri, volkanik Fiji doğal kaynak suyu ile karıştırılıyor. Kökler ovalanarak ve sıkılarak, toprağımsı kekremsi bir sıvı elde ediliyor. Teskin edici bir etkisi de var, Pazar günleri, düğün ve cenazelerde, doğumda ve çeşitli eğlencelerde içiliyor. Fijililer eğlenmeyi, dansı ve şarkı söylemeyi sevdikleri için, mümkün olan her dakika kawa töreni tekrarlanıyor. Kawanın içimi de ayrı bir alem. Önce, konuklarını en özel yere oturtuyorlar (kilisedeysek isa ikonunun hemen altına, kumsaldaysak en düz, en güzel yere) sonra kawa tası dolduruluyor ve ilk konuğa ikram ediliyor. Konuk tası almadan önce elini bir kez çırpıyor, sonra kawa içiliyor ve eller tekrar 3 kez çırpılıyor. Bu el çırpma işlemi şükran bildirmek için. Daha sonra aynı tas elden ele dolaştırılıyor. Fijide eskiden yamyamlık oldukça yaygın olduğu için, aynı tastan içmek, sevilen birini kendi bedenimize katmak gibi düşünülüyor. Gerçekten de, diğer konuklar deniz ve güneşin tadını çıkarırken, katıldığımız ayin ve içtiğimiz kawa ile bizi sahiplendiklerini ve diğer turistlerden ayrı yere koyduklarını hafta boyunca yatağımıza bırakılan çiçeklerden, torpilli kokteyllerden ve her gece bizim odanın önünde yapılan seranadlardan fazlasıyla hissettik. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cennette; kişi başı 600er sayfa kitap okuyarak, adanın her milimetre karesinin ve deniz altının fotoğraflarını çekerek, geceleri hamakta milyonlarca yıldızı izleyip hayaller kurarak, çalışanlarla şarkılar söyleyerek, kaplumbağalarla yüzerek, köpek balıklarıyla dalarak, jakuzide şampanyalar içerek, bol bol balık ve meyve yiyerek geçirdiğimiz 9 günün ardından gitme vakti geldiğinde, boyunlarımıza birer çiçek tahtı astılar ve bizi yine şarkılarla uğurladılar. Biz de ülkeyi boylu boyunca otobüsle geze geze Nadi’ye dönmeden önce, bindiğimiz teknede geleneklere uygun olarak, herkesle kucaklaşıp öpüştükten sonra, boynumuzdaki çiçekleri denize bıraktık.. Böylece çiçekler gibi biz de bir gün geri geleceğiz bu güzel adaya!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not: Bu cennette evlenmeyi planlıyorsanız, size yardımcı olabilecek ayrıntılar için &lt;a href="http://cerenin-gunlugu.blogspot.com/2010/06/fiji-kumsalda-cplak-ayak-evlenmek.html"&gt;lütfen tıklayın&lt;/a&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazı: Ceren Musaagaoglu&lt;br /&gt;Fotoğraf: Florian Schubert (Copyright reserved)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7766852472279261836-3202837777796099201?l=cerenmus.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cerenmus.blogspot.com/feeds/3202837777796099201/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cerenmus.blogspot.com/2010/06/fiji.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7766852472279261836/posts/default/3202837777796099201'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7766852472279261836/posts/default/3202837777796099201'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cerenmus.blogspot.com/2010/06/fiji.html' title='Fiji'/><author><name>cerenmus</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04514564862754686770</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/S5cgv9uAWqI/AAAAAAAAANQ/rN2YGrA6-8g/S220/ce.bmp'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/TBuBQO7ooBI/AAAAAAAAASI/gNFsbAR-NTw/s72-c/fiji.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7766852472279261836.post-1454945619446896814</id><published>2010-03-10T11:38:00.002+02:00</published><updated>2010-03-10T12:20:11.934+02:00</updated><title type='text'>Maldivler</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/S5dyKJShLLI/AAAAAAAAAN4/e5XW4sq-BI0/s1600-h/m.bmp"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 134px; height: 200px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/S5dyKJShLLI/AAAAAAAAAN4/e5XW4sq-BI0/s200/m.bmp" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5446947792945753266" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Yeryüzündeki cennetler diye klişe bir laf vardır ya, işte orası Maldivler! Turkuaz, mavi ve yeşilin her tonunu görebileceğiniz, tertemiz, berrak bir deniz.. Bembeyaz kumlar, kumlardan fışkıran ve yer yer denize doğru eğilmiş palmiyeler.. Palmiyelere sabitlenmiş hamaklar.. İçinizi bayacak sıklıkta ikram edilen hindistancevizi sütleri, mangolar, papayalar.. Deniz altının deniz üstünden daha hareketli yaşamı.. Bu tatil hiç bitmemeli dedirtecek kadar güzel geçen zaman. Hepsi ve daha fazlası: Maldivler!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Balayı destinasyonu kabul edilen bu güzel adalar topluluğuna, biricik çocukluk arkadaşım Burcu ile gittik ve balayı çiftlerinin arasında, hatta sanırım onlardan bile daha güzel bir tatil geçirdik. İstanbul'dan Air Arabia'nın Dubai ve Colombo aktarmalı, "Allahu Ekber!" nidalarıyla başlayan enteresan ve ucuz bir uçuşu var. Devamlı surette ileri ve geri alınan saatler ve havaalanlarında harcanan yitik zamanlar sayesinde zaten Male'ye vardığınızda zaman ve mekan kavramınızı çoktan yitirmiş bulunuyorsunuz. Male havaalanı her tür uçuş korkusundan sıyrılmak isteyenler için tasarlanmış, adanın ufacık pistine B.777 ile yapılan her iniş ayrı bir macera: "sağa baktım deniz, sola baktım deniz, e bu uçak nereye inecek?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Male'den adalara hızlı tekne seferleri düzenleniyor, biz de yaklaşık 10-15 kişilik bir tekneyle püfür püfür bir 60dk sonrasında cennet adamıza vardık. Adamız "Lankanfinolhu" yerel dilde zaten cennet demekmiş, 1km x 600mt genişliğinde kısmen irice ama üzerinde tek bir işletmenin bulunduğu bir ada burası. Binalar eko-turizm anlayışıyla yapılmış, bahçeler geniş, kimsenin kimseyle alakası yok, önümüz deniz, banyomuz açık-hava, kısacası keyfimiz yerinde!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaldığımız 5 gün boyunca adada her sabah erkenden uyandık, mükellef kahvaltımızı yaptık, denize girdik, dalışa gittik, denize girdik, havuza girdik, denize girdik, dalışa gittik, akşam güneş batarken yürüyüşe çıktık, denize girdik, yemek yedik, denize girdik.. Kısacası yüzgeç ve solungaçlarımız çıkana dek sulu ortamlarda bulunduk. Hayatımın en güzel dalışlarından birkaçını yaptım; yavru köpekbalıkları, stingrayler, mantalar, mercan balıkları, parrot fish, orange strip tiger, unicorn fish, banner fish ve bol sayıda deniz kaplumbağası ile haşır neşir oldum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşamları Burcu'cuğumla yürüyüşe çıkmak ve kumsalda çıplak ayak ve uçuşan tüller içinde evlenen çiftleri izlemek gibi aktivitelerin yanı sıra gece geç saatlere kadar süren yastık sohbetlerinin de keyfine diyecek yoktu! Kısacası; Maldivler balayı çiftleri kadar, deniz ve güneş aşıklarını da mutlu etmeye kadir! Yeter ki hamakta geçireceğiniz saatler için yanınızda bol bol kitap, akşam sadece 1 saat beliren ama sizi haşat etmeye yeterli sivrisinekler için sinek kovucu ve coconut milkshake için midenizde bol bol yer olsun!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7766852472279261836-1454945619446896814?l=cerenmus.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cerenmus.blogspot.com/feeds/1454945619446896814/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cerenmus.blogspot.com/2010/03/maldivler.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7766852472279261836/posts/default/1454945619446896814'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7766852472279261836/posts/default/1454945619446896814'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cerenmus.blogspot.com/2010/03/maldivler.html' title='Maldivler'/><author><name>cerenmus</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04514564862754686770</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/S5cgv9uAWqI/AAAAAAAAANQ/rN2YGrA6-8g/S220/ce.bmp'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/S5dyKJShLLI/AAAAAAAAAN4/e5XW4sq-BI0/s72-c/m.bmp' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7766852472279261836.post-4386217547898420264</id><published>2010-03-10T11:04:00.003+02:00</published><updated>2010-03-10T11:26:39.654+02:00</updated><title type='text'>Sri Lanka</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/S5dlWykKt6I/AAAAAAAAANw/JQpU2PXZRWc/s1600-h/c.bmp"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 133px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/S5dlWykKt6I/AAAAAAAAANw/JQpU2PXZRWc/s200/c.bmp" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5446933716532901794" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Sri Lanka'da Maldivler dönüşünde sadece 1 gün kalabildim ama bu kadarcık sürede bile başkent Colombo'nun altını üstüne getirdik diyebilirim. En kısa zamanda geri gelmeyi ve daha uzun kalmayı istiyorum bu güler yüzlü ada-ülkede!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hindu ve Budist tapınaklarının arasında şarkı söyleyen, dua eden, temiz, rengarenk, mütevazı ama süslü giysilerine bürünmüş birsürü insancık. Hepsi de gülümsüyor. Ülkenin ekonomisi tamamen çay, doğal taşlar ve fildişine bağlı. Sonuncusunun kullanımı ve ticareti ekolojik sebeplerle gittikçe azalıyor ve son derece yerinde ve zamanında alınan önlemler ve akıllı politik ve ekolojik girişimlerle ülke dışına çıkarılması yasak. Yine de ne yazık ki fildişi eşyaları her köşe başında görmek mümkün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Colombo'da gece tek başınıza yürüyüş yapmak önerilmiyor. Hilton bence bölgedeki en güzel otel, özellikle açık alanda palmiyeler arasında bulunan ve gece geç saate kadar açık olan havuzu sıcak ve nemli iklimde insanı ferahlatıyor. Güzel bir yemek ve sonrasında mışıl mışıl uyku öncesi, Colombo'daki "1 gün"cüğümü bu güzel havuzda noktalıyorum. Sri Lanka; ya da "Güler Yüzlü İnsanların Ülkesi", tekrar ve uzun uzun kalmak için geleceğim!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7766852472279261836-4386217547898420264?l=cerenmus.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cerenmus.blogspot.com/feeds/4386217547898420264/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cerenmus.blogspot.com/2010/03/sri-lanka.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7766852472279261836/posts/default/4386217547898420264'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7766852472279261836/posts/default/4386217547898420264'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cerenmus.blogspot.com/2010/03/sri-lanka.html' title='Sri Lanka'/><author><name>cerenmus</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04514564862754686770</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/S5cgv9uAWqI/AAAAAAAAANQ/rN2YGrA6-8g/S220/ce.bmp'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/S5dlWykKt6I/AAAAAAAAANw/JQpU2PXZRWc/s72-c/c.bmp' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7766852472279261836.post-4521083623755776300</id><published>2010-03-10T05:02:00.002+02:00</published><updated>2010-03-10T05:23:40.099+02:00</updated><title type='text'>Dubai</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/S5cQbrbGx9I/AAAAAAAAAMg/bMei7aLguPc/s1600-h/burj.bmp"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 133px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/S5cQbrbGx9I/AAAAAAAAAMg/bMei7aLguPc/s200/burj.bmp" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5446840342026831826" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bir haftasonuna sığdırılabilecek bir silikon-kent burası. Dünyanın EN yükseği, EN pahalısı, EN rüküşü, kısacası bir çok EN'i bu kentte. Yapay, özenti, gereksiz, ruhu olmayan, alışveriş cenneti, aqua-park'ı ve akvaryumu ile kalbimi fetheden bir kent bu. Yinede, görülmeye değer.. Özellikle uzun yola giderken, bir nefes almak, ayakları dinlendirmek, kitch müzesi ayarında bir haftasonu deneyimi yaşamak isteyenler için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dubai'de kendinizi alışverişin dibine vurabilir, 45 derece sıcağa inat 18 dereceye kadar soğutulan mağazalarda üşütebilir, serinleyemediğiniz ama Burj El Arab'ın güzel mimarisini izleyebileceğiniz denize girebilir, sadece yabancılara açık, gizli otel barlarında (ki bunların en güzeli de Burj manzaralı Bahri Bar'dır) kokteylinizi yudumlayabilir, yerel halkla kaynaşıp her tür uyuşturucu ve içkinin bulunabildiği parti gecelerine akabilir, ya da Jumeriah Beach Hotel'in içindeki akıllara zarar Atlantis Aquapark'ta kazara kopan bikininizin üstünü ya da topyekün kendinizi kaybedebilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dubai'de kültür, sanat ya da her aklı selim insanın yapacağı gibi kent parkında serin bir akşam üzeri sakin sakin kitabınızı okumak gibi durumlare erişim söz konusu değil. Burda cebi bol para görmüş, zevksizlik abidesi binalara dehşetle karışık bir hayranlık beslenebilir ya da eski süsü verilmiş kentte (tarihi MS 1975lere uzanıyor)güzel bir gece yürüyüşü yapabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yemek ve bilimum sosyal aktiviteler bu kentte Burj Uman, Mall of Emirates ve benzeri alışveriş merkezleri ile sınırlı, Araplar batılılarla kaynaşma heveslisi değiller ve erkek turistler için kadınlara bakmak, dokunmak ve konuşmak hapis cezasına varan yaptırımlar içeriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dubai: Altın kakmalı oteller, altın bilezikler, altın dişler.. İçi helyum dolu renkli bir balon kadar süslü ve anlamsız bir kent-ülke.&lt;br /&gt;Ceren Musaagaoglu - 25 Eylul, 2008&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7766852472279261836-4521083623755776300?l=cerenmus.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cerenmus.blogspot.com/feeds/4521083623755776300/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cerenmus.blogspot.com/2010/03/dubai.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7766852472279261836/posts/default/4521083623755776300'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7766852472279261836/posts/default/4521083623755776300'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cerenmus.blogspot.com/2010/03/dubai.html' title='Dubai'/><author><name>cerenmus</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04514564862754686770</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/S5cgv9uAWqI/AAAAAAAAANQ/rN2YGrA6-8g/S220/ce.bmp'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/S5cQbrbGx9I/AAAAAAAAAMg/bMei7aLguPc/s72-c/burj.bmp' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7766852472279261836.post-2795237810274038105</id><published>2010-03-10T03:54:00.004+02:00</published><updated>2010-03-10T05:01:12.016+02:00</updated><title type='text'>Tunus</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/S5cKmPSG56I/AAAAAAAAAMY/ntAFwdQ1CBY/s1600-h/IMG_2664.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 134px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/S5cKmPSG56I/AAAAAAAAAMY/ntAFwdQ1CBY/s200/IMG_2664.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5446833926381692834" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Aralık güneşinin ayazı kıramadığı bir Aralık akşamında Kartaca Havaalanı'nda başlayan ve 1 hafta süren 4x4 safari maceramızda iz bırakanlar; çölün tozlu dumanı, yüzlerce yılın biriktirdiği kültür mirası, baharat kokuları ve hurmanın ballı tadı.. Jipler Tunus'u tanımak için ideal, çünkü görülecek yerlerin hemen hepsi off-road sürüş gerektiriyor. Kışın ortasında bu maceraya atılmak oldukça akıllıca, çünkü hafif bir mont ısınmak için yeterli, uzun uzun yürümek içinse birebir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Safarimiz deniz kıyısındaki Soussa kentinde başlıyor. Soussa'nın Medinat'ında (eski kent) sokaklarda biraz yürümek ve gören gözlerle etrafı ve insanları izlemek lazım. Hemen yakındaki antik kent El Jem'deki amfitiyatro'ya girdiğinizde, esen rüzgarın uğultusu ve unutulmuşluk-terkedilmişlik arası bir his sizi kuşatıyor. Aynı zamanda, dünyanın tüm çöllerinde kış mevsiminde güneş batışı anında da hissedilen bir histir bu: sessizce, ben gidiyorum diyen güneş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıvrımlı dağ yollarında, bitki örtüsünün gittikçe seyrelip yerini kumluk alanlara bıraktığı uzun bir günün ardından, güneşin son ışıkları ile yıldız savaşları filminin çekildiği Matmata'ya vardık. Çölde geceler serin, Matmata'nın kendine özgü mağara evlerinde rüzgar ve soğuk fazla hissedilmiyor ama dışarıya çıktığınız anda parmaklar uyuşmaya başlıyor. Matmata'da yüzyıllardır bu mağara evlerde yaşayan insanlar var; bebekler açık alanlarda, üstünde otlu lahana çorbasının kaynatıldığı ateşin başında uyutuluyor, emziriliyor. Yaşam döngüsü yavaş ilerliyor, düşünmek içinse ideal. Sabah erkenden kalkın, güneş doğarken kum tepelerinden birine oturun, termosta sıcak çay, üstünüze sarılı bir pike, keçilerin çıngıraklarını, rüzgarın hafifleyen uğultusunu dinleyin. Daha dünya uyanmadan. Çöl bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ertesi gün; tuz gölünün izlerini taşıyan, kilometrelerce uzayıp giden çöl kenti Douz'u geçerek, "hiçbiryer"in tam merkezine kurulu Berberi çadırlarındaki çay ikramları ve deve üstünde kum çöllerinde gezinti yapmak için verilen sayısız moladan sonra, akşama doğru Tozeur'a vardık. Chott El Jerid'deki çöl gülleri, tuzlu su birikintileri, ışığın neden olduğu oyunlar, sonsuz bir okyanus gibi parlayan serap ertesi güne damgasını vurdu. Çölde zaman öyle ağır ki, günler önemini yitiriyor.&lt;br /&gt;Tozeur yine büyük bir kent, ama yorgun bir kent. Takı ve baharat pazarları gezilmeye değer. Yaşadığımız kayıp ve yitirilmişlik hissini, fransız mutfağı esintileri taşıyan bir lokantada deniz ürünleri ve şarap ile yıkadık. Ertesi gün Org El Jemel çölündeyiz, İngiliz hasta ve yıldız savaşları burada çekilmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Safarinin en güzel anını Chebika bölgesinde yaşadım. Koyu bir kahvenin verdiği enerjiyle, Jipten indik ve Tamerza bölgesindeki vadileri, ufak şelaleleri yürüyerek gezdik, bol bol tırmandık, ayağımız kaydı, inanılmaz fotolar çektik. Hava o kadar güzel, serin ama güneşliydi ki, bu yürüyüş hiç bitmesin istedim! Doğaya karışmak..&lt;br /&gt;Gün boyu sürüş keyfi ile Metlaoui, Gafsa, Jilma ve Kairouan kasabalarını geçtik. Bu sonuncusu islamiyetin afrikaya ilk geliş noktası olarak biliniyor ama biraz fazla batıda değil mi?!? Kentte Okba Camii'ni sadece dıştan görmek mümkün, çünkü müslüman dahi olsan, caminin içine turist alınmıyor. Tunusta bazı bölgelerde bağnazlık diz boyu. Kadın olarak camiye girmek bu ülkede pek hoş karşılanmıyor. Tesettürlü değilseniz pek de kibar olmayan şekillerde dışarı yollanıyorsunuz. Hoşgörü burada İslam Dininin bir vecibesi değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzun ve tozlu bir maceranın sonunda Hammamet'e ulaşıyoruz. Hammamet, Tunus'un deniz turizmine imza atan kenti. Kaldığımız otel avrupa standartlarında, kumsala 5dk uzaklıkta. Tabii ki sabah uyanır uyanmaz ilk işin denize koşmak oluyor, sonrasında marinayı geziyorum, kentin yavaş yavaş uyanışını izliyorum. Hammamet'ye dünyanın en büyük mozaik müzesi var ve görülmeye değer, daha sonra hemen yanındaki çarşıdan mozaik eserler satın alınabiliyor, tuhaf bir durum. Şehir merkezindeki ünlü Fransız kapısından geçilerek gezilen çarşıda hemen herşeyi bulabilirsiniz. Sadece turistik eşyalar değil, günlük yaşamdaki ihtiyaçlar da satılıyor. Ben 15dk sonra kaybolmayı başardım ama tanıştığım ve çatpat fransızca konuştuğum iki kadın bana tüm çarşıyı gezdirmekle kalmadılar, aynı zamanda akşam evlerine de davet ettiler. İnsanlar çok güleryüzlü. Dükkanda ayak üstü içilen sütlü kahve çok lezzetli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşam şehrin takı ve hediyelik eşya merkezini görmek için, genel olarak Santorini havasının yaşandığı Sidi Bou Said bölgesine gittik. Bu kentte saatlerce kendinizi kaybedebilirsiniz ama en güzeli arnavut kaldırımlı sokaklarda, mavi beyaz evlerin arasında yürümek, pembe begonvillere hayran kalmak, liman manzarasına karşı oturup bir çay içmek ve bulabilirseniz hurma likörü almak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunus: Benim için tüm bu kokuların, tadların çöl rüzgarında harmanlanmış hali..&lt;br /&gt;Ceren Musaagaoglu - 14 Aralik 2008&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7766852472279261836-2795237810274038105?l=cerenmus.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cerenmus.blogspot.com/feeds/2795237810274038105/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cerenmus.blogspot.com/2010/03/tunus.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7766852472279261836/posts/default/2795237810274038105'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7766852472279261836/posts/default/2795237810274038105'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cerenmus.blogspot.com/2010/03/tunus.html' title='Tunus'/><author><name>cerenmus</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04514564862754686770</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/S5cgv9uAWqI/AAAAAAAAANQ/rN2YGrA6-8g/S220/ce.bmp'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/S5cKmPSG56I/AAAAAAAAAMY/ntAFwdQ1CBY/s72-c/IMG_2664.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7766852472279261836.post-5133594673875589537</id><published>2009-12-15T21:36:00.003+02:00</published><updated>2010-03-10T11:30:08.444+02:00</updated><title type='text'>Rusya</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/S2pTRM9hwyI/AAAAAAAAAJs/3QRiyahgTS8/s1600-h/russia.bmp"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 133px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/S2pTRM9hwyI/AAAAAAAAAJs/3QRiyahgTS8/s200/russia.bmp" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5434247455378096930" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Saat henüz öğleden sonra üç ama iyiden iyiye karardı hava, üstelik mezarlıkta bulunmak duruma iyice kasvetli bir bakış açısı katıyor. Ellerim iki kat yün eldivenin altında sızlamaya başladı ve yarım saatte bir tuvalete gitme ihtiyacı içindeyim. Yün beremin altından sadece gözlerimi kıpırdatarak mezarlıktaki diğer insanlara bakıyorum: Burada ne işimiz var? Bu buz gibi havada, bu kararmaya başlayan gri gökyüzünün altında, bu asık suratlı mezar bekçisinin etrafında ne yapıyoruz biz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rusya’ya yani beyaz geceler ülkesine, kışın en soğuk günlerinde yani siyah sabahlar döneminde gelmek aslında tamamen şu önümdeki mezarda yatan zat-ı muhteremin etkisiyle oldu. Bu öyle bir adamdır ki; romanlarında yoksulluğu, yıllarca süren savaşları, insanın içine işleyen Rus soğuğunu, bembeyaz karın altında sokak lambalarının aydınlattığı Neva nehri kıyısında buluşan sevgilileri anlatmıştır. Rusya’yı başka türlü düşünmeyi imkansız kılmıştır. Dostoyevski’nin mezarının önündeyim, bana Rusya’yı anlatan adama elimdeki taze çiçekleri sunuyorum. Romanlarına uygun bir mizansende, inceden bir kar başlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;St.Petersburg, onun zamanlarında çarlık Rusya’sının başkentiymiş. İçinden Neva nehrinin geçtiği, sokaklarını kanalların ve köprülerin süslediği bu kent çarlıktan bolşevik devrimine, sosyalizmden Dolce&amp;Gabana’ların her köşe başında mantar gibi yayıldığı günümüz metropolitanına kadar bir çok dönem görmüş, geçirmiş. Park ve bahçeleri, katedralleri ve içinde 1000’den fazla odası ile binlerce sanat eserini barındıran Hermitaj Müzesi’nin bulunduğu kışlık saray gibi tarihi yerleri gezmek en az 3-4 gününüzü alıyor. Tüm bunları neredeyse 6 saate dek inen gün ışığı altında ve eksi 15’lerde seyreden sıcaklıklarda yapmaya çalışmak da ayrı bir mücadele. Neyse ki kanal kıyılarında, bizim “Köşem Meyhanesi” tipinde ufak kafeler size sıcacık kahve ve rus kurabiyeleri eşliğinde tekrar yola düşme gücü veriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;St.Petersburg’da klasik bir gün, sabah karanlığında başlıyor. Bizdeki trafik problemi, Rusya’da yerin altında. Metro istasyonları işbaşı ve iş çıkışı saatlerinde gerçekten problemli yerler. Fakat St.Petersburg’un tadına varmak, aslında metro kullanmayı hiç gerektirmiyor. Eğer kalın giyindiyseniz ve her saat başı sıcak içecek takviyesi yaparsanız, benim gibi tüm gün asfaltı tepebilir ve şehir merkezi Nevsky Prospect’ten kanal boylarını takip ederek geniş daireler çizebilir ve turist otobüsleriyle göreceklerinizden çok daha fazlasını yaşayabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaçırılmaması gerekenler; İsa’nın Dirilişi Kilisesi ve önündeki bit pazarı ile en az bir tam gününüzü alacak Hermitaj Müzesi ve kentin sağına soluna serpiştirilmiş köprüler, kiliseler, mezarlıklar. Cuma akşamları onlarca gelin-damadın toplanıp şampanya patlattığı kızıl renkleriyle göze batan sütunların bulunduğu Vasilevsky adası’nın doğu ucuna gidip kışlık sarayın mavi-yeşil ışıklarına bakmak gerçekten soğuğa ve rüzgara değiyor. Ayrıca akşam az bir para harcayarak yediğiniz kapuska sonrasında, her köşe başında satılan konser/opera/bale biletlerinden satın alabilir ve keyifli bir gece geçirebilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;St.Petersburg’dan başkent Moskova’ya trenle gitmek çok keyifli ama bileti alabilmek tam bir uzmanlık işi. Rusya’da yabancı dil kullanımı yaygın değil, zor durumda kalırsanız şansınızı gençler üzerinde deneyin, ya da rusça sözlüğü yanınızdan eksik etmeyin. Aksi halde tren biletini almanız tam 7 saat sürebilir ve kimsenin oturmayacağı en kötü koltukta ve en ters saatlerde yolculuk yapmak zorunda kalabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Moskova metrosunun bitmek bilmeyen yürüyen merdivenlerinden şehre doğru yükselirken, bu metronun aynı zamanda sığınak olarak inşa edildiği için dünyanın -70 metredeki en derin metrosu olma sıfatını taşıdığını hatırlıyorum. Hayalimdeki kar altındaki sakin Rusya’dan çok farklı bir görüntü karşılıyor yine beni. Noel arifesinde heryere asılmış olan renkli ışıklı süsler, devasa çam ağaçlarını aydınlatıyor. Bunlara McDonald’s ın ışıkları ekleniyor. Elimde olmadan bembeyaz karla kaplı caddelerde sürülen at arabalarını, siyah peleriniyle gözlemleyen Dostoyevski’yi ya da sobasının kenarında ısınmaya çalışan ve son sonetini mırıldanan Tchaikovski’yi düşünüyorum. Heryerde kafeler var ama Rus tarihini anlatan bir tek özgün döşenmiş mekan yok. Kiril alfabesi ile yazılan sokak isimleri de olmasa insan kendini dünyanın herhangi bir yerindeki herhangi bir şehirde gibi hissedebilir. Biraz hayal kırıklığı yaşıyorum..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ruslar ilk bakışta son derece soğuk insanlar, gülümsemenize karşılık vermeyen bir çok insan görebilirsiniz. Fakat öğrencilerin bulunduğu bir kafede tanıştığım Moskovalı ve Sibiryalı gençler muhabbet koyulaştıkça bunun sosyalist sistemin bir getirisi olduğunu, insanların sert ve iş yönelimli mizaçları olduğunu anlatıyorlar. Bu sert mizaçlı insanlar birkaç kadeh vodka ve her zaman yanında gelen taze sıkılmış meyve suları sonrasında bana sarılarak otelime uğurluyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Moskova’nın olmazsa olmazları; kızıl meydanda ellerinizi hissetmeyene dek dolaşmak, St.Basil kilisesinin labirente benzeyen odalarında gezinmek, ulusal müzenin koleksiyonunu incelemek, Kremlin’in girebildiğiniz her köşesine girip çıkmak, Lenin’in mumyalanmış bedenini görüp “sanki ayaklanacak gibi..” diye düşünüp ürpermek, Gogol ve Rubinstein’ın mezarlarını bulabilmek için siyah bir gölge gibi mezar aralarında gezinmek, onun yerine Molotov’un mezarını bulup molotov kokteylini düşünmek, oradan serbest çağrışımla vodkaya geçmek ve günü çakırkeyf bir şekilde Bolşov Tiyatrosu’nda uçuşan kuğuları izleyerek bitirmek. Daha sportif bir yapıdaysanız, şehrin ortasına kurulan buz pateni alanlarında figürlerinizi sergileyebilir ya da 5 yaşındaki ufaklıklardan özel ders alabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ertesi sabah: heryer bembeyaz. Rusya’ya kısıtlı bir zaman süresince gelmiş olmasaydım, yapmayı mutlaka isteyeceğim Trans-Sibirya Ekspresi’nde gezgin arkadaşlara yer buluyoruz. Moskova’dan Çin’e uzun ve beyaz bir yolculuk onları bekliyor. Ben ise son günümde Dostoyevski’nin beş dakika bile oturmaya dayanamayacağı bir kafede oturup son moda pop müzikleri dinlerken, ay çöreğimi kahveme batırıp Rusya’nın çağlar boyunca gördüğü tüm o medeniyetleri, tüm altın çağı ve yoksulluğu, beyaz geceleri ve kuzey ışıklarını, şeker gibi rengarenk katedralleri düşünüyorum. Ya tüm o medeniyetten geriye kalan güçlü binalar ve sanat eserleri olmasaydı diyorum… O zaman kim inanırdı bu ülkede bir zamanlar at arabalarının seslerinde, odun sobasının ısısında, kar tanelerinin kapladığı kanal boylarında bu kadar yoğun yaşanmış bir tarih olabileceğine? Bembeyaz Rusya’yı geride bırakırken, ne yazık ki içimde burukluk ve biraz da hayal kırıklığı var..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ceren Musaagaoglu - 2008&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7766852472279261836-5133594673875589537?l=cerenmus.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cerenmus.blogspot.com/feeds/5133594673875589537/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cerenmus.blogspot.com/2009/12/rusya.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7766852472279261836/posts/default/5133594673875589537'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7766852472279261836/posts/default/5133594673875589537'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cerenmus.blogspot.com/2009/12/rusya.html' title='Rusya'/><author><name>cerenmus</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04514564862754686770</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/S5cgv9uAWqI/AAAAAAAAANQ/rN2YGrA6-8g/S220/ce.bmp'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/S2pTRM9hwyI/AAAAAAAAAJs/3QRiyahgTS8/s72-c/russia.bmp' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7766852472279261836.post-4650195924409147459</id><published>2009-12-15T21:35:00.002+02:00</published><updated>2010-03-10T11:29:23.133+02:00</updated><title type='text'>Umman</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/S2pT5tDAbWI/AAAAAAAAAJ0/02PHLe-KFWg/s1600-h/oman.bmp"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 133px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/S2pT5tDAbWI/AAAAAAAAAJ0/02PHLe-KFWg/s200/oman.bmp" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5434248151185780066" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Havaalanına doğru giderken şöförümüz gece kar beklendiğini söylüyor. Ocak ayındayız ve ben bir kaç saat sonra Arap Yarımadası’nın Güneydoğu ucunda, 25 derecelerde seyreden Umman’da olacağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uçuş boyunca Umman’ın tarihini, coğrafi ve sosyal yapısını okuyorum. Türkiye kadar büyük yüzölçüme sahip bu ülke hakkında çok az şey biliyor olmam aslında tamamen benim suçum değil. Umman Sultanlığı 140 yıllık Portekiz egemenliğinden sonra 1648’de bağımsızlığını ilan etmiş, bir dönem Osmanlı’ya bağlı kalmış, kendi halinde, sakin ve barışçı bir krallık. Ete süte karışmayan, kendi yağında kavrulan, değerli madenler açısından fazla şansı olmayan bu ülkeye, belki de bu nedenle politik ve turistik ilgi kısıtlı. Toplamda 4 milyon insanın yaşadığı ülkeyi Sultan Quaboos Bin Said yönetmekte ve ismine tezat olarak, sosyal ve ekonomik alanlarda ülkeyi 1970’lerden bu yana kalkındırmakta. Standartların üzerinde inşa edilmiş otoyolları, komşu ülkelere oranla son derece ılımlı, güvenli ortamı, nazik ve gururlu halkı, okyanustan çöl turizmine dek uzanan doğal güzellikleri ile son birkaç yıldır Umman yabancı turizmin dikkatini çekmeye, klasik rotalardan sıkılan bağımsız turistlerin ilgi odağı olmaya başlamış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabahın erken saatlerinde başkent Muscat’a varıyoruz. Halk çoktan kalkmış, işine gücüne başlamış. Günlerden Perşembe ve iki günlük haftasonu tatili akşam 6 gibi başlayacak. Bu nedenle, hemen kendimi caddelere atıyor ve Muscat’ın ünlü kapalı çarşısını, kordon boyunu geziyorum. Umman’da şehirlerarası toplu ulaşım olanakları az, fakat araba kiralamak ve benzin sudan ucuz. Tüm depoyu doldurmak 15-20 YTL gibi cüzi bir ücret tutuyor. Bu nedenle her yol koşulunda beni yalnız bırakmayacak bir 4X4 kiralıyorum. Satıcı, Sultan Quaboos’un temizlik konusuna çok önem verdiğini, bu nedenle Umman’da arabayı kirli tutmanın suç olduğunu önemle bildiriyor. Arabanın arkasına birkaç litre su atıyor ve yollara düşüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cuma günü Muscat’a 3 saat uzaklıktaki Nizwa’da bir canlı hayvan pazarı kuruluyor. Dağlarda hayvan besiciliği yapan Umman’lıların yegane sosyalleşme ve alışveriş alanı olan bu pazar, fotoğraf çekmeyi sevenler için cennet. Etrafta turistin olmaması, bembeyaz elbiseleri ve takkeleriyle pazarlık eden erkekler, koşuşturan çocuklar, rengarenk yerel kıyafetlerine sarılı gülüşen kadınlar ve tüm bu gürültünün içinde sakince ot çiğneyen keçiler gerçekten görülmeye değer. Saat 12 ile 16 arasında Umman’da öğle tatili yaşandığı için, pazar erken kurulup öğleden önce dağılıyor. Pazar dağıldıktan sonra Nizwa’dan ayrılıp güneye doğru yola koyuluyorum. Hint Okyanusu’nun kıyısında bulunan Sur kentine gidişte, geçen yılki hortum nedeniyle otobanın yer yer su altında kaldığını, çalışmaların yapıldığını görüyoruz. Ara yollardan vadilere, küçük köylere sapmak inanılmaz bir keyif. Yol araca geçit verdiği kadar gidiyoruz, daha önce hiç turist görmeyen köylerde duruyoruz, çay ikramlarını kabul ediyoruz. Su birikintilerinde elimizi yüzümüzü yıkıyoruz, turkuaz vahalarda yüzüyoruz. Hangi Ummanlı ile karşılaşsak, aksanlı ama düzgün İngilizcesi ile: “Mevsimi olsa ağaçlarda hurmalar, meyveler olurdu, siz de toplardınız” diyor. Misafirperverlik had safhada. Arabistandayım, örtülü kadınların arasında hiç görülmemiş bir şey yapıyor, araba kullanıyorum. Hoşgörü had safhada: kimse yadırgamıyor, eller sallanıyor, gülümsüyorlar. Sur’a gidene dek bazen yol kenarında, bazen deniz kenarında çadır kuruyoruz ve kendimi hiç bu kadar güvenli hissetmemiştim diye düşünüyorum. Okyanus kıyısında kamp kurmak istiyorsanız, gelgite dikkat etmek gerekir. Zira gece dalgalarla uyanabilir ve şeytan minareleriyle aynı uyku tulumunu paylaştığınızı görebilirsiniz. Ülkede suç oranı çok az ve siz fazla göze batacak şekilde giyinmezseniz, davranmazsanız, kimse de sizi rahatsız etmiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sur kentine yakın Ras Al Jinz kentinde bir kampa yerleşiyorum ve saz kulübemde biraz dinlenip, pilav, humus ve salatadan oluşan doyurucu akşam yemeğimi yiyorum. Yakılan kamp ateşi etrafında diğer gezginlerle muhabbet edip sütlü çayımızı içerken, Umman’da fazla genç turist bulunmadığını düşünüyor ve bunu ülkede alkolün yasak olmasına ve gece hayatının da kamp ateşi etrafında çay içmekten ibaret oluşuna bağlıyorum. Elektriğin bulunmadığı kampta yıldızları izliyoruz ve muhabbet gittikçe keyifleniyor. Gece hepberaber jiplere atlanıp 5km ilerideki kumsala gidiyoruz. Milli kamp olan bu bölgede yeşil su kaplumbağaları yumurtalarını bırakıyor. Yumurtlama ve yavruların denize gidişini izlemek, sessiz ve ışıksız olmak, gerçek bir deneyim. Sabah kumsal ısınmadan yavruların denize ulaşması gerekiyor, aslında doğaya müdahale etmememiz gerektiğini biliyor, ama ters yöne giden birkaç yavruyu çaktırmadan denize taşıyor ve yengeçlerle martıları kovalıyoruz. Pişman değiliz, bu yavrular çok kıymetli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ertesi gün şans eseri yol kenarında deve yarışları düzenlendiğini görüyor ve tezahürat yapmak için iniyoruz. Yine muhteşem fotoğraflar, yine bir çok Ummanlı dost. Akşama yetişmemiz gereken bir randevu olduğu için yollara devam ediyoruz. Randevumuz: Çöl Kampı. Al Qabil kentindeki Areesh kampı kum tepelerinin üzerine kurulmuş saz çadırlardan oluşuyor. Elektrik ve sıcak su kısıtlı, yemekler bedevi çadırında yeniyor. İstendiğinde bedevilerle deve gezintisi, çölde çay, jiplerle safari, kum kayağı gibi aktiviteler yapılabiliyor. Ben kitabımı alıp kumtepelerine tırmanmayı ve yüksekten kampa bakmayı tercih ettim. Ocak ayında çöle yağmur serpiştiriyordu ve güneş o kadar yakmıyordu. Gerçekten keyifliydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birkaç günlük bol kumlu ama bol rahatlamalı çöl keyfinden sonra yine arabama kavuşuyorum. Çöldeki yağmur arabayı kirletmiş, suyun kıymetli olduğu bu kentte arabayı yıkatmak depoyu doldurmaktan daha pahalı. Yasal olarak geçerli hale gelip yollara düşüyorum. Muscat’a geri dönüş sarı kum tepeleri ve kahverengi kayalıkların arasından geçerek 5 saat sürüyor ve yol çok keyifli. Muscat’tan Bandar Jissah kumsalındaki Oman Dive Center’a geçiyorum. Burası dalış yapanlar için tasarlanmış bir kamp. Fiyatları Avrupa standartlarında olsa da, kamp temel ihtiyaçlara uygun saz klübelerden, harika bir kumsaldan ve fonksiyonel bir dalış merkezinden oluşuyor. Tatilimin geri kalan iki gününü bu merkezde, mümkün olduğunca su altında geçiriyorum. Ocak ayında 25derece suda olmak gerçekten güzel, kaplumbağalar, yunuslar ve mercan resifleri de görülmeye değer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muscat’tan ayrılma vakti geliyor. Bir yolunu bulsam uzatacağım tatilimi, pasaport kontrolündeki polis de bunu anlamış olacak ki “Yine bekleriz” diyerek, gülümseyerek uğurluyor beni. Umman çölün ortasında bir vaha gibi. Henüz turizmin olumsuz etkilerinden nasibini almamış, güleryüzlü, misafirperver insanların yaşadığı bir çöl incisi. Sultan Qaboos önderliğinde modern bir havaya, ekonomik ve sosyal gelişmelere sahne olan Umman, onu değerlendirebilecek eko-turistlerini bekliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ceren Musaagaoglu - 2008&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7766852472279261836-4650195924409147459?l=cerenmus.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cerenmus.blogspot.com/feeds/4650195924409147459/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cerenmus.blogspot.com/2009/12/umman.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7766852472279261836/posts/default/4650195924409147459'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7766852472279261836/posts/default/4650195924409147459'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cerenmus.blogspot.com/2009/12/umman.html' title='Umman'/><author><name>cerenmus</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04514564862754686770</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/S5cgv9uAWqI/AAAAAAAAANQ/rN2YGrA6-8g/S220/ce.bmp'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/S2pT5tDAbWI/AAAAAAAAAJ0/02PHLe-KFWg/s72-c/oman.bmp' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7766852472279261836.post-4376367203669310276</id><published>2009-12-15T21:31:00.003+02:00</published><updated>2010-03-10T11:30:59.086+02:00</updated><title type='text'>Mavi Cennet: Sharm El Sheikh, Mısır</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/S2pU-NKWQiI/AAAAAAAAAKE/SIYEFio3dcU/s1600-h/nemo.bmp"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 150px; height: 200px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/S2pU-NKWQiI/AAAAAAAAAKE/SIYEFio3dcU/s200/nemo.bmp" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5434249328037610018" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Sonbaharın kendini açıkça hissettirmeye başladığı, hafif esintili, kızıl bir İstanbul akşamında yanımda el bagajı olarak sadece “kıymetli” paletlerim, not defterim ve uçuş belgelerimle yine yollara düşüyorum. Hedef: 2001 yılında UNESCO tarafından barış şehri ilan edilen Mısır’ın incisi Sharm El-Sheikh. Yıllar önce beni büyüleyen klasik Mısır gezimde (Piramitler, Krallar Vadisi, bedevi yaşamı, papirüs atölyeleri ve Kahire’nin mistik El-Khalili hanı) Sharm’a sadece 3 gün ayırabilmiş ve kalbimi bu şehirde bırakarak dönmüştüm. Bu sefer tüm ilgimi Kızıl Deniz’e, rengarenk resiflere ve inanılmaz güzellikteki deniz canlılarına vereceğim. Bu seferki bir yol hikayesi değil, bir derin mavi hikayesi..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sina yarımadasının güney ucunda, sapsarı çöl yaşamı ve dünyanın en güzel mercan resiflerinin tam kesişiminde bulunan Sharm, çok değil sadece 30 sene içinde sakin bir balıkçı köyünden uluslararası otellerin mantar gibi belirdiği turistik bir kente dönüşmüş. Dalış turizmi bölgenin temel geçim kaynağı haline gelirken, Kahire ve Luxor gibi tarihi bölgelere düzenlenen günübirlik charter seferler turist kitlelerini cezbetmeye başlamış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçinde “temel yaşam malzemelerim: mayo, palet ve gözlük” ile sakin kumsalda okunmak üzere birkaç kitap, hafızası tıka basa dolu mp3 çalar ile üç-beş kıyafetimin bulunduğu ufak çantamı dönen banttan kapıp havaalanından çıkıyorum. Sıkı bir pazarlık ve ramazan kutlamaları sonrasında el sıkışıp 5 dolara anlaştığım güler yüzlü taksi şöförüm beni 15 günümü geçireceğim otelime bırakıyor ve ben odaya girer girmez hemen çantamı yere fırlatıp güneşin son ışıklarından yararlanmak üzere koşa koşa kumsala iniyorum. Evet, sonunda Kızıl Deniz’deyim!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adını, mevsimsel olarak beliren ve suyu güneş altında kızıl bir renge dönüştüren bir tür plankton olan algae’lerden alan bu iç-deniz aslında turkuaz ile lacivert arası bir renk. Sahil boyunca uzanan rengarenk mercan resifleri onlara dokunduğunuzda ölüyorlar, bu nedenle resiflerden uzağa doğru inşa edilen platform üzerinden koşar adımlarla en uç noktaya gidiyor ve oradan da cup! diye denize atlıyorum. Eylül sonunda deniz 27, hava 35 derece, nem % 0. Artık engin mavilikteyim, su altında gözlerimi açıyorum ve burası benim “kişisel cennetim”, aynen seneler önce hissettiğim gibi! Çevremde çizgili, puantiyeli, morlu sarılı kavuniçili yüzlerce (evet, yüzlerce) balık. Onları beslemek “hazır yemek alışkanlığı” geliştirmelerine ve agresifleşerek küçük el parmaklarınızı yoklamalarına neden olacağı için yasak. Elinizde ekmek parçalarıyla turizm polisine yakalandığınızda ceza olarak ciddi bir mebla ödemek zorunda kalabilirsiniz. Güneş dağların arkasından batarken ben de istemeyerek denizden çıkıyor ve balıkları akşam yemeklerini aramak üzere resiflerde bırakarak kendi akşam yemeğimin peşine düşüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ertesi sabah, bütün deniz aşığı balıkadamlar gibi ben de bütçeme ve zamanıma uygun bir dalış paketi aramak üzere bölgenin ana merkezi Naama Bay’e gidiyorum. Bölgede her seviyedeki dalgıçlara hitap edebilecek batıklar, mercan resif bölgeleri ve su altı mağaraları var. Ayrıca sualtı dünyasına merhaba demek isteyenler için çeşitli seviyelerde kurslar ve lisans alabilmek de mümkün. Suya sabuna dokunmak istemeyenler ya da yaşı kursa uygun olmayanlar ise tabanı camdan yapılmış teknelerle günübirlik gezilere katılarak büyülü dünya hakkında bir fikir sahibi olabilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oniki gün boyunca evimden uzaktaki evim olacak dalış teknem “Eleonora” ile tanışıyorum, benim gibi çeşitli ülkelerden Sharm’a tatile gelip bir daha ayrılmak istemeyen dalış hocaları ile ekipteki diğer dalgıçlarla hemen tanışıp kaynaşıyoruz. Ekibin kaynaşmasını ve seviye ile ekipman kontrolünü sağlayan deneme dalışından sonra, Eleonora bizi güvertesine atıp hepimizi laciverte boyuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sharm’da temel dalış noktaları Ras Mohamed koruma alanı ve milli parkı, Tiran adası ve başta Thistlegorm olmak üzere çeşitli batıklar. Depremler sonucunda yer yer 400 metre derinliğe ulaşan bu bölgede dikkatsizlik, acemilik veya derinlik sarhoşluğu gibi nedenlerle oluşabilecek kazaları önlemek amacıyla dalış limiti yerel kanunlarca 30 metre olarak belirlenmiş ve dalış ekipleri buna titizlikle uyuyorlar. Nerede dalıyorsanız dalın, rengarenk mercan resiflerinin yanı sıra rengarenk resif balıkları, paranoyak halde anemon alanını koruyan palyaço balığı, koca burunlu napolyon, kıpkırmızı iğneleriyle büyüleyici aslan balığı, koca çeneli müren, sinirli bakışlarıyla stingray, umursamaz deniz kaplumbağaları, oyuncu yunuslar ve nadir olarak yürek hoplatan şahane köpekbalıklarını görmek mümkün. Hava şartları ve akıntıya bağlı olarak gidilen çeşitli dalış alanlarından inanılmaz fotoğraflarla dönebilir, batan bir geminin devasa pervanesinin arasından yüzerek geçebilir, kendinizi birden koca bir baraküda sürüsünün tam ortasında bulabilir ve balıkların meraklı bakışlarına regulatörünüzden çıkan hava kabarcıklarıyla karşılık verebilirsiniz. “Finding Nemo” filminin başrol oyuncularıyla tanışabilir, katıldıkları gala yemeğini görüntüleyen şanslı basın mensupları arasında yerinizi alabilirsiniz. 200 metrede yatan Yolanda gemisinin adını verdiği resifte, bu geminin kargosundaki yüzlerce klozetin 17 metre derinlikte çevreye saçılması, yıllar içinde klozetlerin içinde çeşitli mercan ve anemonların hayat bulmasına ve dalgıçların bölgeye porselen bahçe adını vermesine neden olmuş. Fotoğraf makinanızın denklanşörü tam zamanlı mesaide..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gün boyu dalışlar arasında teknede güneşlenmek, tahinli-humuslu mezeleri mideye indirmek ve denizde geçen bir günün batışını yerel birayla ve ekip arkadaşlarınızın eğlenceli gözlemleriyle tatlandırmak asla kaçırmamanız gereken deneyimler. Dalış sonrası haliniz kalırsa gece Naama Bay’deki yerel bedevi çadırı görünümündeki nargile bahçelerine, barlara gidebilir, her Cuma gecesi düzenlenen çöl partilerine katılabilir, nerden bulduğunuzu anlamadığınız son enerjinizle tanura dansı edebilir, alkol duvarını aşıp ayak bileğinize korkunç bir dövme yaptırabilir ya da tüm gün dalmak bana yetmedi diyerek kafa fenerinizi kapıp sadece gece beliren yengeçleri ve gece canlılarını görmek üzere kıyıdan bir dalış daha yapabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vurgun riski nedeniyle uçuşumdan 24 saat önce derin maviyle vedalaşıyor, en yakın zamanda geri döneceğime dair söz veriyorum. Güneşin doğuşunu Yosun tepesinde izlerken aklımda ve kalbimde sadece dünyanın en güzel derin mavisi, büyüleyen ekosistemi, dalış ekibindeki tüm kültürel farkları eritip hepimizi mavide harmanlayan dalış sporunu mümkün kılması ile barış kenti Sharm var. Biliyorum ki, “kişisel cennetim” dediğim bu kente çok yakında geri döneceğim!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ceren Musaagaoglu - 2006&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7766852472279261836-4376367203669310276?l=cerenmus.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cerenmus.blogspot.com/feeds/4376367203669310276/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cerenmus.blogspot.com/2009/12/mavi-cennet-sharm-el-sheikh-msr.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7766852472279261836/posts/default/4376367203669310276'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7766852472279261836/posts/default/4376367203669310276'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cerenmus.blogspot.com/2009/12/mavi-cennet-sharm-el-sheikh-msr.html' title='Mavi Cennet: Sharm El Sheikh, Mısır'/><author><name>cerenmus</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04514564862754686770</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/S5cgv9uAWqI/AAAAAAAAANQ/rN2YGrA6-8g/S220/ce.bmp'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/S2pU-NKWQiI/AAAAAAAAAKE/SIYEFio3dcU/s72-c/nemo.bmp' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7766852472279261836.post-4354705451440370540</id><published>2009-12-15T21:29:00.003+02:00</published><updated>2010-03-10T11:31:45.949+02:00</updated><title type='text'>Fas</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/S2pWb6qjiMI/AAAAAAAAAKM/nzJqXYLlc4w/s1600-h/fas.bmp"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 134px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/S2pWb6qjiMI/AAAAAAAAAKM/nzJqXYLlc4w/s200/fas.bmp" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5434250937980127426" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Yaz sıcakları bastırmadan görülebilecek ülkelerden biri de; kalabalık sokakları, rengarenk pazar yerleri ve güler yüzlü insanları ile Fas. Üstelik bu ülke, bitmek bilmeyen çöllerle karşılaşacağını sanan bizleri, rengarenk bahar çiçekleri ve serin ormanlık alanları ile şaşırtıyor!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gezimin ilk durağı Kazablanka. Dört buçuk saatlik uçak yolculuğundan sonra, sabahın ilk saatlerinde vardığım bu kentte, uykusunu açamamış bir tek ben varım. Kentin gürültücü sakinleri çoktan sabah trenlerine doluşmuş, işlerine doğru yola koyulmuşlar. Havaalanından kente giden trendeki insanların ten renklerindeki farklılıklar bile, Fas’ta nasıl bir kültürel mozaik yaşandığının kanıtı aslında. Eski Fransız sömürgesi olan Fas’ın, bu ülke ile sürdürdüğü güçlü ekonomik ilişkileri, Avrupa Birliği ülkelerinde göçmen olma hayali kuran birçok Afrikalıyı kendine çekiyor. Göçmenlerin bir kısmının, bu geçiş ülkesinde kalması ve toplumdaki bu güzel renk ve kültür farklılığını yaratması şaşırtıcı değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kazablanka, Portekizce “Casa Blanca” yani “Beyaz Ev” den geliyor ve kireç ile kerpiç karışımı özenli evleri bütün kente aydınlık bir hava katıyor. Atlas Okyanusu’nun kıyısına yapılan ve 1993’te ibadete açılan inanılmaz ölçülerdeki “Hasan II” camii kentin gurur kaynağı ve Mekke’den sonra dünyanın ikinci büyük dini yapısı. Gerçekten de, akşam saatlerinde güneşin kızıl renklerini yansıtan ve yeşilin her tonu ile kaplanmış bu devasa yapıyı gezmek bile bir nevi ibadet! Klasik İslam mimarisi ile, kakmacılığın en renkli örneklerini barındıran bu yapı, ayrıca dört köşeli minaresi ile tipik Fas cami anlayışının devasa ölçekteki bir örneği. Hasan II Camii’ni geride bırakıp, şehrin yeni bölümüne, Ville Nouvelle’e geçiyorum ve her turistin yaptığı gibi Ingrid Bergman ve Humphrey Bogart’ın izini sürmeye başlıyorum. Yazık ki, şehirde 50′nin üzerinde “Sam’in Barı” var, hatta bazıları koyu tenli ve açık renk smokinli piyanistleri ile bayağı iddialı! Kazablanka’da şehri yaşamanın en güzel yolu, zaten fazla büyük olmayan bu kenti yürüyerek gezmek ve hepsi az çok birbirine benzeyen bu güzel taklit barlardan birinde günü sonlandırmak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şehirler arası yolculuk için tren ve otobüs seçenekleri olsa da, Kazablanka’dan Fes yönüne (doğuya) trenle gitmek, oradan Marakeş’e (güneye) ise otobüs ile geçmek gerekiyor. Aslında Kazablanka’dan Marakeş’e tren hattı olsa da, Fes civarını görmek isteyenler için, bu hattı kullanmak hem vakit kaybı oluyor hem de Kazablanka’ya geri dönüleceğinden haritada büyük bir kavis çizmeyi gerektiriyor. Rabat, Meknes ve Fes’i sırayla gezerken, kralın küçük oğullarından birinin sünnet düğünü şerefine, her üç kentteki erkek çocukların parasız toplu sünnet düğünlerine denk geldim. Bu düğünler sırasında, sokaklardaki davul ve def seslerine çok renkli geleneksel kıyafetleri ile dans eden sünnet ailelerinin sesleri de karışmış ve bütün ülke bir panayıra dönüşmüştü. Krallarını aşırı derecede seven Faslıların, kendi çocukları için mi yoksa kralın çocuğu için mi dans ettiklerini düşünmeden edemedim!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fes’ten Marakeş’e otobüs yolculuğum, şöförün daracık yollarda adeta uçarak ve devamlı korna çalarak gidişi ile tam yedi buçuk saat sürdü. Orta Atlas Dağları’nın arasında, İsviçre’yi aratmayan orman ve hatta yapay göl manzaralarıyla şenlenen otobüsümüz aslında bir mucize eseri tek parça halinde Marakeş’e vardığında, otobüsün içindeki diğer turistlerle çoktan yakın dost olmuştuk. Bu dostluğumuzu Marakeş’in ünlü Riyad’larından birinde topluca sürdürmeye karar verdik. Riyad adı verilen geleneksel Fas evleri 2-3 katlı ve ortasındaki avluya açılan küçük odalarıyla ünlüdür. Günümüzde aileler küçüldüğü için ve daha modern evlerde yaşamayı tercih ettiklerinden, bu evler otele dönüştürülmüş. Fiyatları 5 ile 50 dolar arasında değişen bu evlerin odalarının, konfor derecelerine göre fiyatları da artıyor. Marakeş, Fas’ın en “olmazsa olmaz” şehri olduğu için, önceden rezervasyon şart.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orta Atlas’ın serinliğinden sonra, Sahara Çölü’nün hemen kuzeyinde bulunan Marakeş’in sıcağı gerçekten insanın yüzüne bir tokat gibi çarpıyor. Bu şehirde yürümenin de fotoğraf çekmenin de “katlanabilir” olduğu saatler var. Geri kalan zamanlarda ise, ünlü meydan Djemaa El-Fna’nın çevresindeki teras kafelere ve restoranlara sığınıp, hararete birebir nane çayınızı yudumlayabilir ya da Riyad’ın avlusunda tembel bir öğlen uykusuna dalabilirsiniz. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Bütün gün kalabalık olan meydanda, öğleden sonra saat 4-5 gibi gözle görülür bir hareketlenme başlıyor. İlk olarak maymun ve yılan oynatıcıları ile falcılar ve ellerinize şekilli kınalar yapan kadınlar görünüyor. Bunlara eşlik eden bembeyaz giyinmiş def ve zurna çalgıcıları meydana gelince, kırmızılı kıyafetli su satıcıları da birden beliriyor. Müziğin ve dansın hareketlenmesi, turistler için bir alarm zili işlevi görüyor. Meydanın dört köşesinde alışverişe dalmış her renk insan yavaş yavaş meydanda toplanmaya başlıyor. İşte bu dakikadan sonra, biz de herkes gibi kendimizi kalabalığa ve müziğe bırakıyoruz. Üstelik bu bir festival falan da değil, yılın diğer 364 gecesi gibi sıradan bir akşam! &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Djamaa El-Fna’ya çıkan labirent yollarda kaybolmak ne kadar olasıysa, aniden hiçbir mantık ve harita kuralına uymaksızın kendini tekrar meydanda bulmak da o kadar olası! Güneş yavaş yavaş batarken, ben de boynuma dolandırılan yılanlardan ve falcıların ısrarlarından yavaş yavaş sıyrılıp, burnumun beni meydanın ortasındaki yoğun buluta doğru sürüklemesine izin veriyorum. İlk bakışta yoğun gri buluttan anlaşılmıyor ama, yaklaşınca aslında meydanda devasa boyutta 200’e yakın yemek standının “birden” belirdiğini fark ediyorsunuz! Bu standlar numaralı ve kontrollü, üstelik salatalardan kuskusa, her çeşit ızgara etten deniz ürünlerine, tatlılardan portakal sularına dek geniş bir yelpazede hizmet veriyorlar. Bize düşen tek şey, birini beğenip çevresindeki tahta banklara oturmak ve merkezimizde yer alan aşçıya tabağımızı uzatıp “evet bundan, hayır şundan” demek. Bu standlarda yaklaşık 15’er kişilik yer oluyor ve hızlı hızlı hareket ederek Fas mutfağının bir çok farklı yemeğini tadabiliyorsunuz. Daha sakin ve şehrin çatılarına yukardan bakan romantik bir yemek için, ara sokaklardaki riyadlardan birinin çatısını önerebilirim. Gün batımında, şehrin bu kadar üzerindeki bu çatıda, bembeyaz yastıklara oturup biranızı yudumlamak ve dünyanın dört bir yanından gelen yeni dostlarınızla sohbet etmek gerçekten çok keyifli!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marakeş’in bu canlı meydanı yeni bir güne ve yine aynı gürültülü ve neşeli akşama hazırlanırken, ben de eski Portekiz kasabalarından biri olan El-Jadida’ya doğu yola çıkıyorum. Atlas Okyanusu kıyısında olan bu sahil kasabası, Marakeş’in aşırı hareketli sokaklarından sonra ilaç gibi geliyor. Klasik Portekiz mimarisinin güzel örnekleri sadece hükümet binalarında değil, şehrin sakinlerinin evlerinde de kendini gösteriyor. Güzel ve bakımlı bahçeleri, bitip tükenmeyen kumsalı, okyanus kıyısında tüm ihtişamı ile yükselen ve tümünü gezebileceğiniz Portekiz Kalesi ile El-Jadida, Fas yolculuğumun son durağı. Bu sakin kenti geride bırakıp, iki saatlik tren yolculuğu ile Kazablanka Mohamed 5 Havaalanına vardığımda, aklımda bu ülkeye tekrar tekrar gelmek var!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konaklamalı çöl safarileri, baharda her yeri rengarenk kaplayan çiçekleri, upuzun kumsalları ve sörf yapmaya elverişli okyanus kıyıları, rengarenk ve güler yüzlü insanları ile Fas, henüz neredeyse el değmemiş, bozulmamış bir seyahat rotası. Afrika ile Avrupa arasında kalmış bu ülke, son derece canlı bir kültüre, tarihe ve turistik değerlere sahip. Kolay ulaşımı, ucuz konaklama ve seyahat seçenekleri ile tam da biz bağımsız gezginlerin keşiflerine açık! Daha neyi bekliyoruz ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ceren Musaagaoglu - 2005&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7766852472279261836-4354705451440370540?l=cerenmus.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cerenmus.blogspot.com/feeds/4354705451440370540/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cerenmus.blogspot.com/2009/12/fas.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7766852472279261836/posts/default/4354705451440370540'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7766852472279261836/posts/default/4354705451440370540'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cerenmus.blogspot.com/2009/12/fas.html' title='Fas'/><author><name>cerenmus</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04514564862754686770</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/S5cgv9uAWqI/AAAAAAAAANQ/rN2YGrA6-8g/S220/ce.bmp'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/S2pWb6qjiMI/AAAAAAAAAKM/nzJqXYLlc4w/s72-c/fas.bmp' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7766852472279261836.post-7778316876796828148</id><published>2009-12-15T21:25:00.004+02:00</published><updated>2010-03-10T11:32:33.465+02:00</updated><title type='text'>Israil ve Filistin</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/S2pW5AjT9fI/AAAAAAAAAKU/sGPYpzIcWJY/s1600-h/israel.bmp"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 133px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/S2pW5AjT9fI/AAAAAAAAAKU/sGPYpzIcWJY/s200/israel.bmp" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5434251437776565746" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;İsrail’de bağımsız gezen bir turist olmanın ne denli zorlu bir mücadele olduğunu, daha İstanbul Atatürk Havaalanı’nda güvenlik kontrolü sırasında tüm bavulum alt üst edilirken ve yanımda taşıdığım bisküviler “şüpheli” bulunurken anlıyorum. Tek başıma, kız başıma, hem de kısacık boyuma bakmadan; içinde insanların kendini havaya uçurduğu, evlere tankların girdiği karma karışık o yerde, Orta Doğu’nun tam göbeğinde ne işim var?!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uçak, TelAviv Ben Gurion Havaalanı’na doğru alçalırken, seyahatime dair tüm kaygılarım da uçsuz bucaksız çöl manzarası karşısında yitip gidiyor. Sonuçta ülkedeki tek turist değilim ya! İşte, pasaport kontrolünde tam yanımda Amerikalı hacı adayları var. Biraz arkamda “doğum hakkı” denen ve yurt dışında yaşayan her museviye tanınan, İsrail’e bir haftalık bedava ziyaretten faydalanan gençler. Hep beraber dışarıya, sıcak bir ekim akşamına doğru yürüyoruz. Sherut denen minibüs-taksilerden birine atlayıp hemen Kudüs’e doğru yola çıkıyorum. Bu kenti görmek için o kadar uzun bekledim ki, birkaç dakika daha beklemeye tahammülüm kalmadı! Sherutumuz TelAviv – Kudüs otobanında çam ormanlarının serinliği ile kıvrıla kıvrıla tırmanmaya başlıyor. Ben de kurşun geçirmez camların ardında hayallere dalıyorum: Kudüs’e gidiyorum! Dinler tarihine bir yolculuk, paylaşılamayan ama her üç dinin de kutsal saydığı kent, bugün sokaklarında yüzlerce dilin konuşulduğu canlı bir kültür müzesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kente gelmeyi yıllardır o kadar çok istedim ki, sabah güneşin doğuşuyla uyanıp kendimi “eski kent”in dar sokaklarına atıyorum, müslümanların dükkanları halen kapalı, çünkü ramazan ayı içerisindeyiz. Eski kenti gezmenin en güzel yolu, kentin labirenti andıran dar sokaklarında kendini kaybetmek. Ancak o zaman, her köşe başında bir başka sürprizle karşılaşıyorsun; sabah ayinine koşuşturan bir rahip, dükkanlarının önünü süpüren yaşlı araplar, ellerine geçirdikleri her şeye bir oyun uydurabilen küçük ermeni çocukları.. Sokaklarda rastgele birkaç saat gezindikten sonra birden kendimi şehrin altı kapısından birinin önünde buluyorum: Jaffa kapısında. Şehrin surlarını Osmanlı Padişahı Sultan Süleyman inşa ettirmiş ve Jaffa kapısının hemen yanında tüm ihtişamıyla tipik bir Osmanlı kalesi duruyor. İçeride güzel düzenlenmiş ve bölgenin tüm tarihini kısaca dinleyebileceğimiz bir müze de var. Burada geçirdiğim bir saat bana Hz. Davut döneminden günümüze şehrin nasıl el değiştirdiğini, nasıl değerinin arttığını ve nelere şahit olduğunu söylüyor. Müzeden çıkıp, surların üzerinde yürürken tüm bunları düşünüyorum ve Orta Doğu’da savaşın neden bir türlü bitmediğini anlıyorum. Her ırk için çok fazla şey ifade eden bir kent Kudüs, bu nedenle herkes ona sahip olmak istiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Surları Dung kapısında terk ederek, musevi mahallesine giriyorum. Burası müslüman mahallesinden çok farklı. Yerler temiz, binalar daha bakımlı ama başımı kaldırdığımda makinalı tüfeğini bana doğru doğrultmuş bir koruma görmek beni altüst ediyor. Beni mi koruyor, birilerini mi benden koruyor tam anlayamıyorum ama birkaç saniyelik bocalamadan sonra yürümeye devam ediyorum. İlerideki günlerde sık sık göreceğim ve ne yazık ki alışacağım bir durum bu. Musevi mahallesinde, Tevrat okullarındaki öğrencilerin sesleri pencerelerden sokaklara taşıyor, bu seslere uzaktan gelen Holy Sepulchre kilisesinin çanları ile Ramazan nedeniyle daha bir yüksek okunan Ezan sesleri karışıyor. Ve ben birden kendimi Ağlama Duvarı’nın girişindeki güvenlikte buluyorum, yine tamamen şans eseri. Zaten ilk zamanlar, harita sahibi de olsan, çözülemeyecek kadar karışık eski kent.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağlama Duvarı’nın kadınlar için ayrılan yarısına ilerliyorum, çevrede çok fazla asker oluşu dikkatimi çekiyor. Aralarında dolaşırken yemin töreni için duvara geldiklerini öğreniyorum. Yaşları 18 ila 25 arasında değişen kızlı erkekli bir gurup asker gülüşerek objektifime poz veriyor. Ordunun kızlara da ihtiyacı var. Liseden sonra iki sene zorunlu askerlik, temel eğitimden sonra yemin töreniyle devam ediyor. Koşuşturan küçük çocuklara annelerinin “bak asker ablalar, bizi koruyorlar işte” demesi yüreğimi burkuyor. Duvara yaklaşıp dua eden insanların arasında birkaç dakika duruyorum. Askerlerin dileklerini yazdıkları küçük kağıt parçalarını duvara sokuşturmalarını izliyorum. Onları izleyen sadece ben değilim, beyaz güvercinler yuvalanmış duvarın taşları arasına. Bu duvar Hz. Davut’un oğlu Hz. Süleyman döneminde inşa edilmiş olan ilk tapınağın günümüze kalan batı duvarı. Duvarın öte yanı müslümanlar için çok kutsal olan Haram es-Şerif, yani içerisinde El Aksa Camiinin ve Hz. Muhammet’in göğe yükseldiği Kubbet üs-Sahra’nın bulunduğu tapınak dağı. İlk olarak Babillilerin daha sonra ise Romalıların yerle bir ettiği bu kutsal tapınağın bugün müslümanların elinde olması bölgede yaşanan gerginliğin bir başka nedeni. Museviler, tapınaklarından kalan bu son duvar parçasına yüzyıllardır içlerini döküyor ve ağlıyorlar. Yüzyıllara yayılmış bu hüznün karşısında etkilenmemek mümkün değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağlama duvarından ayrılıp tekrar müslüman mahallesine dönüyorum ve bu sefer ağlama duvarının öte yanına, çok farklı bir dünyaya adım atıyorum. Haram es-Şerif’te de güvenlik kontrolü var ama bu sefer modern x-ray cihazlarıyla değil. Öğlenden sonra gayrı müslümlere girişin olmadığı bu bölgeye girebilmek için güvenliğe bildiğin arapça duaları okuyarak salavat getirmek yeterli! Bir de Türk pasaportunu göstermek ve başına bir örtü örtmek tabii. İçeride bana “ecnebi” diye bağıran ve güvenliği çağıran birçok kişi olduysa da, kısa zamanda gerçek anlaşılıyor ve asık yüzler yerini gülümsemeye ve davetkarlığa bırakıyor. Önce altın kaplama kubbesi pırıl pırıl parlayan Kubbet üs-Sahra’yı geziyorum. Türkiye’den farklı olarak, namaz vakti dışında, kadınların oturup sohbet ettikleri son derece kalabalık bir camii burası. Fotoğraf çekmeye doyamasam da, El Aksa Camii’ni ve İslam müzesini de gezdikten sonra tapınak dağını geride bırakarak, arap pazarına doğru yürüyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski kent her ne kadar farklı mahallelere de ayrılsa, herkes iç içe. Müslüman mahallesinde koşuşturan yahudi çocukları ya da alışveriş yapan rahibeleri sıklıkla görmek mümkün. Acıkan karnım beni Via Dolorosa caddesinin girişine götürüyor. Burada çok ünlü bir humus ve falafel dükkanı var. Humus, bizden farklı olarak nohuttan yapılıyor, falafel köfteleri ise nohut ve bulgur karışımının toplar halinde yağda kızartılması ile. Yanına da bir salata ısmarlarsak, en ala akşam yemeği hazır! Çok ekonomik ve doyurucu bir ziyafetten sonra, artık yavaş yavaş kararan hava beni eski kent içinde kaldığım otelime gitmeye zorluyor. Her köşe başında güvenlik kameraları bulunsa da, gece arap mahallesinde gezmek çok güvenli değil. Jaffa kapısı yakınlarındaki mütevazi otelimin sunduğu olanaklar çok sınırlı fakat üst katındaki terasından öyle bir eski kent görüntüsüne hakim ki, başka bir yerde kalmayı gönlüm çekmiyor. Sıcak yaz gecelerinde terasta yıldızların altında uyumak da mümkün. Bir bira alıp bu manzara karşısında demlenmek ve diğer gezginlerle sohbet etmek günün yorgunluğunu hafifletse de, ertesi gün beni uzun bir gün bekliyor, çoğu hacı adayı olan gezginlerden izin isteyip odama çekiliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ertesi sabah kilise çanları ile uyanıp hristiyan mahallesinde Papa Andrea lokantasında nefis bir manzara eşliğinde taze sıkılmış meyve suları ile şenlendirdiğim kahvaltıdan sonra, ilk hedef ermeni mahallesi. Bugün cuma, elimi çabuk tutmalıyım çünkü öğleden sonra 3 gibi Shabat, yani kutsal cumartesi başlıyor ve ertesi geceye dek sürüyor. Bu kutsal günde dindar museviler günah olduğu için elektronik hiçbir alete dokunamıyor, iş yerlerini açamıyor ve günü mümkün olduğunca hareket etmeden ve dinlenerek geçiriyorlar. Turistler için de fotoğraf çekmek çoğu alanda ya yasak ya da sakıncalı, genellikle tüm restoranlar kapalı olduğu için ve tüm ulaşım sistemi durduğu için, en iyisi sinemaya ya da TelAviv’in plajlarına gitmek. Ermeni mahallesinden geçerek eski kentin dışına çıkıyorum. Hafif bir yürüyüş ile önce Kidron vadisine varıyorum. Kutsal kitaplara göre, bu vadi kıyametin kopacağı yer. Kidron dar bir alan da olsa, vadide esen rüzgarın sesi insanı biraz ürkütüyor doğrusu. Vadinin bir ucunda, Hezekiah Tüneli var. 500 metrelik bu yer altı tüneli, eski zamanlarda kente su sağlamak için yapılmış. Yer altında oluşunun nedeni, düşmandan suyu koruyabilmek. Yer yer belimize gelen serin suda ve karanlıkta çok keyifli bir yürüyüş yapıyoruz, fakat kapalı alan korkusu olanlara önereceğim bir yer değil, ancak benim gibi haddinden fazla Indiana Jones filmi izlemiş insanların hoşlanacağı türden bir yer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tünelden çıkıp, biraz kuruduktan sonra, zeytinlik dağına doğru tırmanıyorum. Burada çok büyük bir musevi mezarlığı bulunuyor. Şehre hakim bir manzarada ebedi uykularını uyuyanların çoğunun varlıklı aileler olduğunu öğreniyorum. Kutsal kitaplara göre, kıyamet gününde boru çalınınca ilk uyananların bunlar olacağı söylendiği için bu mezarlıkta yatmak ciddi bir maddi külfet ve statü gerektiriyor. Mezarlıkta gezinirken, mezarların üzerine konulan taşlar dikkatimi çekiyor. Çiçeklerin geçici olduğunu düşünen museviler, mezar ziyaretlerinde küçük taşlar getiriyor ve mezarın üzerine diziyorlar. Mezarlığı geride bırakıp, Hz İsa’nın Romalı askerlerce yakalanmadan önceki gecesini geçirdiğine inanılan Gethsemane bahçelerine ilerliyorum. Buradaki bazı zeytin ağaçları tam 2000 yaşında, dolayısıyla İsa’nın zamanından kalma! İnanılır gibi değil! Hacı adaylarının ağaçlara zarar vermesini önlemek amacıyla koruma görevlileri nöbette.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birden shabata 10 dakika kaldığının habercisi sirenler çalmaya başlıyor. Yollarda elleri kolları torbalarla dolu sakallı ve siyah giyimli ultra ortodox musevileri evlerine doğru koşarken görmek mümkün. Her nekadar shabat tüm kentte dinlenmeyle geçse de, aslında cuma geceleri İsrail’de gece hayatının da en canlı olduğu gece! Ben de bu gece TelAviv’de bir partiye davetliyim. Bu nedenle sirenlerle birlikte odama dönüp hazırlanıyor ve çalışan son Sherut-taksilerle TelAviv’e doğru yola çıkıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gece kendim gibi gezginlerle beraber, TelAviv’in deniz kenarındaki adım başı barlarından birinde eğleniyoruz. Geleneksel Klezmer müziğinin, klarnetten gelen hem neşeli hem hüzünlü bir havası var. Sohbet koyulaştıkça ve gurup büyüdükçe, anlatılan hikayeler de çeşitleniyor. Barış konuşuluyor masada hep. Gezginler umutlu…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ertesi sabah, yani shabat sabahı “ölü deniz” e gitmek üzere arabalara doluşuyoruz. Gideceğimiz yol West Bank üzerinden geçiyor, yani Filistin’den. Benim için çok heyecanlı olan bu yolculuk İsrailli arkadaşlar için tedirginlik verici. Doğal olarak gezgin bir arkadaşla gruptan ayrılıp Ramallah’a gitmeye karar veriyoruz. Ötekilerle daha sonra ölü deniz’de buluşacağız. Ramallah, Filistin’in en büyük ve modern şehirlerinden biri. Bu sıralar Arafat’ın kritik durumu yüzünden biraz hareketli. Bindiğimiz arap otobüsü bizi şehrin dışında kontrol noktasında bırakıyor. Daha ileri gitmesi yasak. Burada otobüsten inip, sınır olarak kabul edilen ve mayınlarla dolu olan kontrol noktasını yürüyerek geçmemiz gerekiyor. Daha sonra sınırın öbür tarafında bekleyen dolmuşlara bineceğiz. Tabii kontrol noktasından itibaren bu dolmuşların adı sherut değil, servis. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sınırdan geçerken pasaportumuz kontrol ediliyor ve neden West Bank’e gitmek istediğimiz soruluyor. Turistik dediğimizde bize anlamsızca bakan İsrailli asker bizi fazla da umursamıyor. Önemli olan West Bank’ten bu tarafa geçiş. O zaman daha ince elenip sık dokunuyor sorulan sorular. Ramallah yolları bir önceki gece yağan yağmurdan ve kentin çevresine örülmekte olan duvardan dolayı çamurlu. Kente girdiğimiz anda, etrafımızı saran gençler hep bir ağızdan Filistine hoşgeldiniz! diye bağırıyorlar. Çevrede hiç turist olmadığı için, oldukça ilgi çekiyoruz. Bir saat yürüdükten, hükümet binasını ve pazarı gezdikten sonra ölü denize doğru yola koyuluyoruz.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Ölü Deniz, Kudüs’e 40 dakika uzaklıkta, deniz seviyesinden tam 400 metre aşağıda ve %70 i tuz olan, içinde hiçbir canlının yaşamadığı bir büyük göl. Yüzmek oldukça zevkli ama göz kapaklarımız çok acıyor. Buranın özelliği, kozmetik amaçlı kullanılan siyah çamuru. Biz de tüm vücudumuzu bu çamurla kaplayıp fotoğraflar çekiyoruz, adetten. Güzelleştik mi bilmiyorum ama, alerjik bünyelerde ciddi sorunlar yaratabiliyor bu çamur. Üstelik duşlar da tuzlu su akıttığı için, gözleri açmamakta fayda var! Çimenlerde hafif bir şekerlemeden sonra, oldukça yorgun halde Kudüs’e dönüyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pazar günü, Hıristiyanların kutsal günü olduğu için, kiliselerin çanları daha bir canlı çalıyor. Bu günü Hz. İsa’nın izinde geçirmeye karar veriyorum. Önce Via Dolorosa’da kısa bir yürüyüş yapıyor ve omuzlarında bir metrelik tahta haçlar taşıyan hacı guruplarıyla karşılaşıyorum. Daha sonra Holy Sepulchre’a yöneliyorum. Bu kilise Hz. İsa’nın çarmıha gerildiği ve öldüğü ve göğe yükseldiği kilise olarak biliniyor ve hacı adaylarının son durağı. Daha sonra, karşı köşedeki Lutheran kilisesine gidiyorum. Burada her sene kasımın ilk haftasonu Alman Noel Marketi kuruluyor. Kilisenin avlusunda her çeşit ikinci el eşya ve noel süsleri bulmak ve büyük kazanlarda kaynatılan tarçınlı sıcak şarabı geleneksel alman kekleri eşliğinde mideye indirmek mümkün. Burada bir süre oyalandıktan sonra, çakırkeyf bir şekilde otele dönüyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsrail’deki son günümde, Yad Vashem soykırım müzesini gezmek ve sonrasında sakin bir akşam geçirmek niyetindeyim. Yad Vashem, çok güzel düzenlenmiş ve insanın kanını donduran bir müze. Burada geçirilen birkaç saatten sonra, günü unutabilirsiniz. Çünkü hiç birşey yapmak istemeyecek kadar üzgün olabilirsiniz. Ben günün geri kalanında İsrailli bir arkadaşımla ultra ortodoks musevi mahallesi Mea Sherim’i gezmeye karar veriyorum. Bu mahallede fotoğraf çekmek sakıncalı ve kadınların etek giymeden mahalleye girmeleri mümkün değil. Geleneksel dindar musevi yaşamını merak edenler için güzel bir tecrübe olabilir. Artık yavaş yavaş akşam oluyor, odama dönüyor ve kendimi ertesi sabahki uçuşa hazırlıyorum. Biliyorum ki, bana hediye olarak verilen muz reçeli güvenlikte sorun olacak, kimyasal testlere tabi tutulacak, ama yine de yüzümde bir gülümsemeyle ayrılacağım bu ülkeden. Tarihin tüm yükünü taşıyan ve Orta Doğu’nun en sıcak yerlerinden biri olan İsrail’in  kalbimde her zaman çok ayrı bir yeri olacak….&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ceren Musaağaoğlu - 2003&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7766852472279261836-7778316876796828148?l=cerenmus.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cerenmus.blogspot.com/feeds/7778316876796828148/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cerenmus.blogspot.com/2009/12/israil-ve-filistin.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7766852472279261836/posts/default/7778316876796828148'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7766852472279261836/posts/default/7778316876796828148'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cerenmus.blogspot.com/2009/12/israil-ve-filistin.html' title='Israil ve Filistin'/><author><name>cerenmus</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04514564862754686770</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/S5cgv9uAWqI/AAAAAAAAANQ/rN2YGrA6-8g/S220/ce.bmp'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/S2pW5AjT9fI/AAAAAAAAAKU/sGPYpzIcWJY/s72-c/israel.bmp' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7766852472279261836.post-4573885870870197821</id><published>2009-12-15T21:23:00.003+02:00</published><updated>2010-03-10T11:33:24.122+02:00</updated><title type='text'>Kamboçya</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/S2pXgXYCPJI/AAAAAAAAAKc/_gHL3ue-De0/s1600-h/kambocya.bmp"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 133px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/S2pXgXYCPJI/AAAAAAAAAKc/_gHL3ue-De0/s200/kambocya.bmp" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5434252113918180498" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Kambocya sinirinda teknenin kaptanına pasaportunu veriyorsun, ne sinir polisine gorunuyorsun, ne bavuluna bakiliyor, 1 saat sonra vizeli pasaportunu aliyorsun, bir baska tekneye binip PhnomPenh’e dogru yola cikiyorsun. Inanilmaz, Kambocya’dayim!!!! Yine guler yuzlu, sakin insanlarin arasindayim!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Phnom Penh, Kambocya’nin 3,5 milyon nufuslu baskenti. Yolda Kambocya tarihine ve Roland Jaffé nin 1984 tarihli Killing Fields filmine ait bilgi ve hafizalarimi tazeledim. Kisaca ozetlemek gerekirse, benim hayal ulkem Angkor medeniyetine sahne olduktan sonra 13.yy dan itibaren yavas yavas inise geciyor. 1864-1953 arasi Fransiz somurgesi altinda ve 53ten itibaren Sihanouk onderliginde bagimsizligini ilan ediyor. Ne yazik ki kralligin omru 75-79 arasi yasanan ic savas ve kizil kimmerler ile kesintiye ugruyor. Pol Pot onderliginde cok aci Maocu sistem ile 2 milyona yakin insan (cogu sadece okur yazar oldugu icin ya da gozluk taktigi icin entellektuel kabul edilerek) koylu sinifindan olusan toplum yaratma amaci ile katlediliyor. 80lere dek kizil kimmerler gerilla savasini surdurse de 93te UN destegi ile Sihanouk tekrar kiralligi kuruyor. 98de PolPot’un olumu ile kimmerler resmi olarak son buluyor. Kambocya turizme cok yeni acilmis bir ulke, hala ic savasin yaralari sariliyor, sokaklarda gece yurumek biz turistler icin tehlikeli cunku kafamiza silah dayanip paramiz alinabiliyor. Yine de Vietnama tercih ederim, tarihi dogasi ve insaninin sicakligi nedeniyle. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;PhPenh’de 2 gun kaldim, olum tarlalarina ve Tuol Sleng hapishanesine (imha kampi diyelim) gittim. Itiraf etmek gerekirse tuylerim diken diken oldu, orijinal halde uzeri tozla kapli dokumanlar, resimler ve insanlarin zincirlendigi tozlu yataklar. Korkunctu, burada imha edilen insanlar icin (bir cogu cocuk) gozyasi dokmemek mumkun degil. Bu durumda PhPenh sehir merkezinde kaliyorum, klimali otelimde, baguette esliginde kahvalti.. Ne kadar tezat, bir yanda ac insanlar, 60% okur yazar degil, bir yanda biz turistler. Unlu Foreign Correspondents Club’a gittim, ic savas sirasinda gazetecilerin toplandigi klube. Hala gazeteciler ve tarihi merak eden turistlerin toplanma yeri. Guzel bir sohbet esliginde yemek yedik, ic savaslardan konustuk. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O gun, Sihanoukville’e dogru yola ciktim, yol normal sartlarda 4 saat suruyor ve guzel palmiyeli beyaz kumlu bu kente variyorsun. Ama kasirga Kambocyayi fena vurmus, yol yerine nehir gelmis. Otobusten apar topar indirildik, once koca sirt cantamla motosiklete bindirildim, ordan ciplak ayakla su yilanlarinin ve kahverengi sivilarin arasindan ufak bir yerel tekneye bindirildim. Bazilari 25 dolar ekstra odemis, ben asil fiyat olan 1 dolara nehri gecmeyi basardim ama bu arada araliksiz yagan saganakla resmen donuma kadar da islandim. Sorun degil, fotograf makinam saglam ya, gerisi onemli degil. Yolun karsi kiyisinda bir baska otobuse aktarma yaptik ve Sihanoukville’e vardik. Aksam bir de baktik 8 haberlerinde biz!!! Inanilmaz birsey, topluca beklesirken kameralar bizi cekmis, ana haber bultenindeyiz. Yagislar nedeniyle bir anda ulke nehir altinda kaldı. Yollar kapandi ve Sihanoukville’de mahsur kaldik. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sihanoukville’deki sel faciasindan sonra, yollar kurur kurumaz otobus biletimi alip Siem Reap’a yani Angkor tapinaklarina gectim. Yolda tanistigim genclerden biri Kral Sihanouk’un film cekme hobisinden bahsederek beni yol boyu guldurdu. Sihanouk, her sene film festivali duzenliyormus ve kendi cektigi filmler de her sene birincilik odulune layik gotuluyormus. Ya Hollywood bir dehayi kaciriyor ya da… Neyse.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siem Reap, ana tapinaklar bolgesine yaklasik 3-4 km uzaklikta, turist akinina teslim olmus bir kent. Sakinlerinin hemen hepsi turizm ile ugrasiyor, ya otel sahibi, ya restoran sahibi, ya da “tuk tuk” surucusu… Bunlarin hic birini aramaniza gerek yok, cunku kente girdiginiz 5 dakikada size dogru en az 50 kisi kosuyor ve bir sekilde birini seciyorsunuz. Tapinaklara gelince… Ilk gun yuruyerek genel bir izlenim edinmek istedim, sabah 9dan aksam 6ya dek yurudum, oturdum, yurudum ve basima gunes gecti. Ertesi gun kendime gelir gelmez, bu tuktuk suruculerinden birini tum gunluk kiralayip keyif surdum. Bunun avantaji, hem uzak bolgelerdeki tapinaklara kolayca gidebiliyorsunuz, hem de inanilmaz sicak havada bir tapinaktan otekine kostururken, motosikletin ruzgari ile bir nebze serinleyebiliyorsunuz. Ucuncu ve son gunumde ise, en cok hosuma giden tapinaklari tekrar ziyaret edip, her birinde uzun uzun oturdum. Kesinlikle yapilmasi gerekenler; Angkor Wat’ta gunesin dogusunu izlemek, ozellikle tepe kulelere bin bir zahmetle ve emekleyerek de olsa tirmanmak, Bayon’da uzun uzun oturup ruzgarin kuleler arasinda cikardigi sesleri dinlemek, Baphuon’un restorasyon amaciyla yerinden cikarilan ve numaralandirma sistemi Kizil Kimmerler doneminde kayboldugu icin oylece birakilan taslari arasinda sasirip uzulmek, filler terasinda orumcek korkunuz varsa kalp krizi gecirmek, TaProhm tapinaginin inanilmaz buyuklukte ve her yerden fiskiran agac kokleri arasinda yitip gidisine hayran olmak (Tomb Raider ve Indiana Jones’dan hatirlarsiniz bu tapinagi) ve Phnom Bakeng tepesinde gunesin gol uzerine batisini izlemek! Gercekten “siir gibi bir yer” di Angkor tapinaklari…. Bunca sene gormeyi bekledigim yer, muazzamdi.. 3 gun boyunca sabahin korunden aksama kadar bolgede kaldim, yanimda Granada operasi ya da Carreras tabii ki. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Angkor’u geride birakmak zor olsa da, guzel bir Mekong tekne yolculugu sonrasi (deltada 2 saat kaybolmakla birlikte toplam 8 saati buluyor) Battambang’a, Fransiz bagetleri ile Kambocya mafyasinin arasina gittim. Mafya diyorum cunku sehirdeki Otel Royal, tum diger otellerin ve motosiklet soforlerinin gozunu korkutarak, tum turistleri bagliyor. Kaza eseri ucuz fiyatina kanip da bu otele girdiyseniz, sehirde baska sirketten ne motosiklet kiralayabiliyorsunuz, ne baska ulasim araclariyla civar koylere gidebiliyorsunuz. Konustugum tum suruculer, motorlarina zarar verildigini soylediler. Yine de Battambang cok guzel bir sehir, cok sakin. Ertesi gun yapacagim zorlu Bangkok yolculugu oncesi, Fransiz sekerlemeleri esliginde nehir kiyisinda keyif surmek cok iyi fikirdi dogrusu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Battambang ya da Siem Reap’dan batiya Tayland’a gecmek yolun tamamen camurdan olusmasi ve koca koca cukurlar (arada pikaptan inip yurumek gerekiyor) nedeniyle felaket. Ustelik ismi verilmeyen bir ucak firmasinin yolun yapilmamasi icin devlete rusvet verdigi soyleniyor, bir kac saatlik surus sonrasinda dogru olduguna inaniyorsunuz. Pikapta Tayland’a kacak muzik CDleri goturen bir aile ile guluse guluse gittim, ustelik Tayland’a sokulmasi kesinlikle yasak olan tavuk urunlerini de bir miktar yesil akce odeyerek resmen gozumun onunde sinirdan iceriye soktular. Kambocya tozlu yolları ve gulumseyen yuzleriyle geride kalırken, insanligin yasadigi en aci katliyamlardan birini yasamis bu ulke icin “iyi sans” diledim. Budistler icin hayattaki en onemli sey bu: yeni bir baslangic ve iyi sans.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ceren Musaagaoglu - 10 Agustos 2006&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7766852472279261836-4573885870870197821?l=cerenmus.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cerenmus.blogspot.com/feeds/4573885870870197821/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cerenmus.blogspot.com/2009/12/kambocya.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7766852472279261836/posts/default/4573885870870197821'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7766852472279261836/posts/default/4573885870870197821'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cerenmus.blogspot.com/2009/12/kambocya.html' title='Kamboçya'/><author><name>cerenmus</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04514564862754686770</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/S5cgv9uAWqI/AAAAAAAAANQ/rN2YGrA6-8g/S220/ce.bmp'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/S2pXgXYCPJI/AAAAAAAAAKc/_gHL3ue-De0/s72-c/kambocya.bmp' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7766852472279261836.post-2323241845591253358</id><published>2009-12-15T21:20:00.004+02:00</published><updated>2010-03-10T11:34:04.592+02:00</updated><title type='text'>Laos</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/S2pYAk6bWaI/AAAAAAAAAKk/gXidd3ZaRPk/s1600-h/laos.bmp"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 135px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/S2pYAk6bWaI/AAAAAAAAAKk/gXidd3ZaRPk/s200/laos.bmp" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5434252667307907490" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Uzun yillardir gormeyi istedigim, haritalar arasinda saatlerimi harcayarak hayalini kurdugum ve seyahat planimda en ust siralarda yer alan ulkelerden birinde: Laos’tayim! Tayland sinirini gectikten sonra, Mekong Nehri uzerinde iki gun suren tekne yolculugu sonrasinda ulastigim Laos’un dunya mirasi listesindeki altin kenti Luang Pragbang ilk duragim. Tayland’in korkunc karmasasi ve cocuk pornosu turizmi, uzerinize uzerinize gelen masajci kizlar tam dort gun geride kaldi. Tayland’in kuzeyinden Chiang Khong’dan Laos’un sinir kasabasi Huay Xai’ye Mekong nehri uzerinden gecer gecmez, aradaki farki anliyorsunuz. Tayland’da beyaz adamin etkisi anlatamayacagim boyutlarda, ve her acidan bu guzel ulkeyi korozyona ugratmis durumda. Her gecen sene gerek Tay kulturu gerekse doga tukeniyor. O guzel guleryuzlu insanlarin yerini bize ayakli cuzdanlar olarak bakan garip bir irk almis. Laos’a bir tas atimi uzaklikta ama cok farkli. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Laos hala beyaz-adamin gazabina ugramamis. Burada hala yere dusurdugunuz 1 dolar icin pesinizden kosup parayi utangac bir sekilde elinize birakan, sabahtan aksama dek Sawadeee (merhaba) diye bagirarak gulumseyen insanlar var. Laos kocaman bir dag ve nehir karisimi, biraz da pirinc pilavi ve hafif sosyalizmin etkisi (azla ve pirinc vodkasiyla yetinen bir halk), hafif fransiz somurge doneminin izleri (sabahlari baget emekli, kahveli muazzam kahvaltilar). Cocuklar cok tatli, cekik cekik gozler, bembeyaz saglikli disler.. Tam olarak hicbiryerdeyim! Uzun lafin kisasi ben Laos’a asik oldum.. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cumartesi gecesi ormanin ortasinda, en yakin kente 150 kilometre (burasinin ulasim araclariyla yaklasik 4 saat) uzakta ve dunyanin 6.uzun nehrinin kiyisinda suyunu ve elektrigini jenaratorle saglayan bir koyde kaldim. Luang Prabang’a nehir uzerinden tekne ile 2 gunde gidiliyor, dolayisiyla bu hicbiryerdeki koyde gece konaklamak gerekiyor. Bugun pazartesi, 1 dolara tum gun kiraladigim bisikletimle sehri turluyorum, cok fazla turist yok ve olanlar da huzura ermis haldeler. Bahce icinde vaha gibi bir konuk evinde kaliyorum, sabah kahvaltimi yapiskan mangolu pilavla yaptim (hayir hayir bizim bamya yemegi gibi asla degil korkmayin.. sadece lapa pilav iste, hafif tatli ve mangolu). Burada kendimi budist tapinaklara, kocaman agac golgelerine ve pazar yerlerine atmis durumdayim. Aralikli yagmur devam ediyor ve bir sonraki duragim yagmur ormanlarinin ortasinda ufacik bir koy.. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Laos’un UNESCO listesinde yer alan guzel kenti Luang Prabang’dan ayrildiktan sonra, tum turistlerin izledigi klasik rotayi secip baskente gitmek yerine, daha az ayak basilmis olan nehir kiyisindaki koylerden birine gittim. Elektrigin ve suyun olmadigi, ustelik ne hastasi oldugunu anlayamadigim yasli bir adam ve yaklasik 6 kisiyle paylastigimiz saz kayikla varilan bu koyde 2 gun bambu evlerde kaldim. Bu arada koyde son 2 ay icinde olen 3 kisi icin cenaze ve sarkili turkulu bir veda yemegi verildi. Bu tabii ki ilginc oldugu kadar korkutucu da, ozellikle benim gibi hipokondriyak olmanin sinirlarinda dolasan bir psikopatolog icin! Yerel halk son derece dost canlisi ve sizi sevdikleri zaman pisirip yemeseler de en kiymetli yemeklerini ikram ediyorlar: domuz kani pudingi. Ben bu yemegin Umberto Eco romanlarinda oldugu gibi sadece ortacaga ozgu bir hiristiyan toren yemegi oldugunu sanirdim, degilmis. Bu kibar ve elinde avucunda ne varsa paylasmak isteyen insanlari geri cevirmek gercekten hos karsilanmiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Koyde gecen gunlerden sonra, devamli doguyu takip edip Vietnam’a girmeye karar verdim. Rehber kitaplarda 13-14 saat olarak belirtilen bu toprak ve tek serit yol tam 5 gun surdu, ustelik sabah 6 da kalkip aksama kadar daglar arasinda kivrila kivrila. Arada, tabii ki vasita bulunmayisi nedeniyle uc kucuk koyde kaldim. Vasita dediysem, kamyonet arkasinda, devamli ciseleyen yagmur altinda, ustune gecirilen bir tente ve tahta sandalyemin altina yerlestirilen bir kumes dolusu tavuk ve iki saatte bir oten bir horozla seyahat ediyorum. Ama hem Laos’lularin guler guzleri, hem gercekten genel turist anlayisindan cok uzak olan, dunyanin bu ucuna gelen ‘ekstra tatli’ bagimsiz turistlerin beraberinde getirdikleri lao lao (pirinc sarabi) ve muazzam gezgin hikayeleriyle bu 5 gun gecti. Vietnam sinirina dek bu curcuna icinde seyahat ettik, camurlu yollarda ve freni olmayan bir kamyonetin arkasinda. Ama anlatamam sisler icindeki daglarin guzelligini, taraca taraca pirinc tarlalarini, ve beraberinde durmadan dinledigim Carrera mp3lerini.. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Laos geride kaldi ama bu ülkeye tekrar tekrar geleceğimi biliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ceren Musaagaoglu - 10 Agustos 2007&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7766852472279261836-2323241845591253358?l=cerenmus.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cerenmus.blogspot.com/feeds/2323241845591253358/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cerenmus.blogspot.com/2009/12/laos.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7766852472279261836/posts/default/2323241845591253358'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7766852472279261836/posts/default/2323241845591253358'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cerenmus.blogspot.com/2009/12/laos.html' title='Laos'/><author><name>cerenmus</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04514564862754686770</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/S5cgv9uAWqI/AAAAAAAAANQ/rN2YGrA6-8g/S220/ce.bmp'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/S2pYAk6bWaI/AAAAAAAAAKk/gXidd3ZaRPk/s72-c/laos.bmp' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7766852472279261836.post-7198128251103248882</id><published>2009-12-15T21:18:00.003+02:00</published><updated>2010-03-10T11:34:40.482+02:00</updated><title type='text'>Vietnam</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/S2pYP-BUeXI/AAAAAAAAAKs/4sh0_VDkGqE/s1600-h/vietnam.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 133px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/S2pYP-BUeXI/AAAAAAAAAKs/4sh0_VDkGqE/s200/vietnam.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5434252931745741170" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Laos’un kıvrımlı kıvrımlı yollarından geçip, Vietnam sinirindan içeri girdigimizde 5 kisiydik: Birlesmis Milletler heyeti misali, Ingilizler Fransizlar Almanlar ve ben. Sonrasi ise… tam 2 gunde sadece 140 kilometre gecebildim! Sinirda mafya misali iki aile var, (buyuk olasilikla Giovanniler ve Luciattolar) birinin minibusu, digerinin otobusu var. Ikisi de uzun ugraslar sonucu 140 dolara sadece 50 kilometrelik yolu gitmeye ikna oldular, ki bu fiyata Laostan Vietnama ucakla gidebiliyorsun. Bu arada kim goturecek kavgasi cikti ve sonunda kimse goturmemeye karar verdi! Bu nasil bir mantik demeyin, Vietnamdaki 2 gunden sonra: Bu ulkede mantik yok. Biz de bu mafya koyunde kalacagimiza - cunku hangi gun gidecegimiz belli degil - yururuz daha iyi deyip, kendimizi yagmur ormanlarinin icine attik! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu noktada devamli babamin ‘ne isin var uzak doguda’ sozleri kulaklarimda cinliyor, sirtimda koca canta, yanimda 350ml su ve yol kenarindan kopardigimiz bir ananas. Muhabbet iyi neyseki, gule eglene yuruyoruz. 5 kilometre yuruduk, 7 kilometre yuruduk, bengal kaplani dogal yasam siniri tabelasi karsimiza cikti! Birde bizi geriden geriden takip eden 10-15 vietnamli velet var. Meraktan takip ediyorlar ama gece de yaklasiyor. Bu arada guluyoruz, filmlerde ilk olarak sisman olan kaybolur falan diyoruz. Birden onumuze elleri baltali bambu kesicileri cikti, ’sizi Allah yolladi’ nin ingilizcesine benzer biseyler geveleyip adamlara yuklu miktarda para teklif ederken, nerden geldikleri belli olmayan mafya ailesi belirdi ve bizi belli bir noktaya dek gotureceklerini bildirdiler. Kisacasi, patlak bir lastik, kirilan bir aks, yol ortasina dusmus koca kayalar ve bir yani duz kaya obur yani nehir ucurum olan yol bizi durduramadi. Gece 11de bir mola verildi, soforun bir tanidiginin evinde yer yataklari serildi, ev sahibine yalvar yakar 2 gundur yemek yemedik diye (gercek)yaptirdigimiz haslama pilav yenildi, sabah 7de yola konuldu ve bugun oglende HaNoi’ye varildi. Bu arada biz 5 kisi en yakin dosttan daha yakin olduk, bu gece bu basarimizi kutlamak icin bir veda yemegi veriyoruz, tabii ki haslama pilav ve sebze ile. Tum bu maceraya ragmen, ilk izlenimlerim korkunc olsa da, Vietnama sans verecegim onumuzdeki gunlerde. Yine de bu sinir kapisini kullanmanizi kesinlikle tavsiye etmem. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hanoi’deki son gunumuzde sanirim haberlerden takip ettiginiz kasirga Vietnam’i vurdu ve Halong Bay’e gitme sansim kalmadi. Bu durumda, saganak yagmur altinda guneye inen otobusle 14 saatten sonra bir baska Unesco kultur mirasi kenti olan HoiAn’a gitmeye karar verdim. Hakikaten inanilmaz guzel bir kent. Fransiz ve Japon etkisinin harmanlanmis hali. Sansima kentte 3 gun surecek olan Vietnam-Japon kultur gunleri vardi, geleneksel Japon davul gosterileri, Vietnam operasi (ki akillara ve kulaklara ziyan bir felaket) ve her iki mutfagin guzide yemeklerini ogrenebildigim yemek kurslari! Artık sushi, chilli soslu yengecler ya da papayali kalamar salatasi pisirebiliyorum (tabii ki malzemeleri bulmak bir dert). Kendin pisir kendin ye ziyafetinden ve bisiklet turlarindan sonra daha da guneye, ufacik balikci koyu MuiNe’ye gectim. Kumsal ve okyanus hayal ettigimden cok farkli ve cin coplugune donmus haldeydi ama kaldigim bungalow ve mutis sevimli motosiklet surucum Monsieur Binh MuiNe’yi cennete cevirdi. M.Binh 35 yasinda 3 cocuk babasi, bir saz ev ve bir motosiklet sahibi. Ilk iki oglandan sonra 10 sene kiz cocuk icin dua etmis ve ucuncu oglan gelmis  5dolar karsiliginda tum gun suren ve muazzam kum tepelerinde kizakla kaymayi, koye ozgu yuvarlak bambu sandallarin yapimini, pirinc sarabi ve egzotik meyveler esliginde ogle yemegini ve gunun geri kalaninda belese kullandigim motosikletini iceren cok guzel bir MuiNe gunu gecirebiliyorsunuz.. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MuiNe’den guneyin altin sehri Saygon’a ya da yeni adiyla HoChiMinh city’ye gectim. Kocaman, gurultucu ve renkli neon isiklarla suslu Saygon, Paris’in varoslari gibi. Ucuz, pis ve fakir. Kisacasi backpacker turizmine teslim olmus. Saygonda bir gun kaldim ve sansima bir baska Mr.Binh dustu (ya da bu sosyalist ulkede herkesin adi Mr.Binh), ilki kadar guleryuzlu olmasa da, guney adina carpisan kuvvetlerde asker olan ve sonrasinda yeni dunyada sansini arayan 55 yaslarinda bir adam Mr.Binh. Savasin gercek yuzunu, mayin tarlalarini anlatti uzun uzun. Amerika ile omuz omuza carpisan bu adamin simdiki rejimi oven sozleri hatta Amerika karsitligi etkiledi bizi.. Ama 1mt den alcak karanlik ve sicak tunellerde hemen onumde yururken, anladim ki, hangi tarafta olursa olsun, bu insanlar ‘kaybedilmis kusak’. Devlet guneyli askere guvenmiyor, 30 seneden sonra bile, ne bu adam ne ailesi devlette gorev alabiliyor. Ogretmen, doktor olmalari imkansiz, is verilmiyor. Mr.Binh savastan once tip fakultesinde ogrenciymis… Simdi tur rehberi, ilgisiz sisko turistlere tarihi anlatmaya calisiyor.. Saygon zor sehir, hemen ertesi gune Mekong deltasina giden bir gruba dahil oldum. Deltadaki kucuk yuzen koyler, balik yemekleri, ufak kayiklarda geziler ve 3 gun sonra Kambocya sinirindaydim! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ceren Musaagaoglu - 10 Temmuz 2007&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7766852472279261836-7198128251103248882?l=cerenmus.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cerenmus.blogspot.com/feeds/7198128251103248882/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cerenmus.blogspot.com/2009/12/vietnam.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7766852472279261836/posts/default/7198128251103248882'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7766852472279261836/posts/default/7198128251103248882'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cerenmus.blogspot.com/2009/12/vietnam.html' title='Vietnam'/><author><name>cerenmus</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04514564862754686770</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/S5cgv9uAWqI/AAAAAAAAANQ/rN2YGrA6-8g/S220/ce.bmp'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/S2pYP-BUeXI/AAAAAAAAAKs/4sh0_VDkGqE/s72-c/vietnam.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7766852472279261836.post-6675576702098820705</id><published>2009-12-15T21:13:00.004+02:00</published><updated>2010-03-10T11:35:18.262+02:00</updated><title type='text'>Tayland</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/S2pYpwVTeXI/AAAAAAAAAK0/H1NB4G4Mp5I/s1600-h/thai.bmp"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 140px; height: 200px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/S2pYpwVTeXI/AAAAAAAAAK0/H1NB4G4Mp5I/s200/thai.bmp" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5434253374748064114" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Iki ayin sonunda tekrar Tayland’a donmek cok sasirtici bir deneyim. Ilk gelisinizde cok kirli, gurultulu ve karmasik gorunen bu ulke, iki aylik seyahat tecrubesinden sonra gercekten uzak dogunun incisi gibi parliyor. Benim de Tayland’a geri donusum muazzam oldu. Sinir kentinden baskent Bangkok’a klimali luks otobus esliginde (inanamayarak ve her 5 dakikada bir yanimdakilere “ne kadar modern” diyerek: bizdeki “oz hakiki” turizm’ler yaninda saray kalir bu arada) 4 saatte vardim. Utanarak itiraf ediyorum ki, o gece yaklasik 2 aydan sonra ilk defa batili yemegi yemek uzere kendimi PizzaHut’a attim. Peynir ve sut urunu bulmak uzakdoguda bir sorun. PizzaHut’ta peynire, daha sonra markette litre litre sutlere saldiran ben ve bir kisim Hollandali disinda bu ulkede kimse sut urunlerini almiyor, cunku sindirim sistemleri musait degil. Yaptigim kahvaltida sut istedigimde “sut muuuu? hemde tam bir bardak mi???” diyen garsonlar oldu. Yani sut-kolikseniz, uzakdogu’da hayat ciddi zor! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bangkok’ta unlu Khao San yolunda dizi dizi tur operatorleri ile otobus+katamaran tekne bileti bulup, istediginiz adalara kolayca gidebiliyorsunuz. Ben de uzakdogudaki son haftamda seks turizminden uzak, sakin ve guzel bir adada keyif surmeye karar verdim. Aslinda, adalari es gecip Myanmar (Burma)’ya devam etmeye niyetlenmistim ama bu muazzam ulke aceleye getirilmeyecek kadar onemli benim icin. Dolayisiyla Koh Tao (kaplumbaga adasi) yani tuplu dalis cennetine dogru yola ciktim. Bu ada, palmiye ormanlari, birbirinden uzak ve sakin koylari, turkuaza yakin ve 25 metre gorus mesafesi ile balikadamlari buyuleyen kiyilari, ve tabii ki ufacik bambu klubeleri ile cennet. Ilk 3 gun bu adada kaldim ve bol bol dalis yaptim. Diger uc gun ise daha da cennet olan Koh Nang Yuan adasina (toplam alani 1 km2 olan, uzerinde sadece tek konaklama tesisi bulunan, tamamen ekolojik yaklasima sahip) gectim. Burasi inanilmaz bir yer… Bizim olu denizin daha bir turkuazi, minicik ve tertemiz halini dusunun. Ortada bembeyaz bir yarim ada kumsal, Japon Bahcesi denen mercanlar ve rengarenk baliklarla dolu koylar ve her aksam ayni saatte gelip beni cilgina ceviren 1 metrelik barakudalarla yuzmek!!! Tamam otel biraz tuzluydu ama kesinlikle degerdi. Bol bol guneslenmek, yuzmek ve sessiz sakin butun gun kitap okumak icin ideal.. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adalardan Bangkok’a donup ucagimi yakaladim. Son anda nereden ciktigi belli olmayan, Kral Adulyadej’in icatlarindan, ucak biletine dahil olmayan 15 dolarlik havaalani vergisini odeyip, kendimi koltuguma attim ve 18 saatlik ucak yolculugu ile Turkiye’ye, 2 gun sonra da Hollanda’ya evime vardim. Simdi fotograflara bakip bakip ic cekiyorum. Iki ay yetmedi, yine yol beni cekiyor. Eh, bana da “Yolcu yolunda gerek….” demek dusuyor! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ceren Musaagaoglu – 5 Eylul 2006&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7766852472279261836-6675576702098820705?l=cerenmus.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cerenmus.blogspot.com/feeds/6675576702098820705/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cerenmus.blogspot.com/2009/12/tayland.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7766852472279261836/posts/default/6675576702098820705'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7766852472279261836/posts/default/6675576702098820705'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cerenmus.blogspot.com/2009/12/tayland.html' title='Tayland'/><author><name>cerenmus</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04514564862754686770</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/S5cgv9uAWqI/AAAAAAAAANQ/rN2YGrA6-8g/S220/ce.bmp'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_u_bBkTRrFMY/S2pYpwVTeXI/AAAAAAAAAK0/H1NB4G4Mp5I/s72-c/thai.bmp' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry></feed>
