6 Nisan 2017 Perşembe

Mauritius: Masal gibi bir ada-ülke

Çok küçük yaşlarımdan beri atlasları karıştırmaya, o uzak ülkelerle ilgili hayaller kurmaya bayılırım ve Mauritius, sadece ismindeki o tatlı müzik nedeniyle bile hayallerimi süsleyen ülkelerden biri olmuştur. İtiraf edeyim, büyüyüp de bir gün bu egzotik diyara gidebileceğim, hatta biri 3,5 yaşında, diğeri 5 aylık iki çocuğumla gideceğim aklımın ucundan bile geçmemişti! Gittim, gördüm, çok beğendim ve yazdım:

Biraz gezelim görelim:

Biz Mauritius'da 4 hafta kalacağımız için araba kiralayıp tüm adanın altını üstüne getirmeyi tercih ettik. Bir ufak çocuk ve bir bebekle seyahat ettiğimiz için de, bu dört haftanın tamamını lüks bir otelde geçirmek yerine, 4 farklı mekanda birer hafta konaklayarak, daha eğlenceli bir hale getirmeyi istedik. Tabii ki adada Batı standartlarında ve özellikle tayfun zamanı çok da dayanıklı ve güvenli 5yıldızlı oteller ve aradığınız tüm lüks ihtiyaçlarınızı karşılama imkanı var ama biz daha yerel, daha samimi ve 4 hafta boyunca bütçeyi fazla zorlamayacağımız bir "sırt çantalı" seyahat düzenledik - ve de çok ama çok memnun kaldık!

İstanbul'dan direkt Mauritius (Port Louis) uçuşları var ve uçak saatleri şahane. Çocuklar horul horul uyuyup, uyandıklarında da uçağın "nimetlerinden" faydalandılar, böylece adaya akıl sağlığımız yerinde ve enerji dolu ayak bastık. İlk durağımız doğu kıyısındaki, turizmin fazla olmadığı, sakin ve rüzgarlı ufak kasaba Trou d'eau Douce oldu. Şansımıza o hafta son 5 senenin en "celalli" kasırgası adayı teğet geçip Madagaskar'ın başına bela olduğu için, baya rüzgarlı ve ara sıra yağmurluydu ama bu bizi yakınlardaki turkuaz sahilleri keşfetmek, bol gölgeli sahillerde uzun uzun keyif yapmak ve de çocukları uyutup çiseleyen yağmur altında terasın güvenli kuytusunda el ele aşk tazelemekten alıkoymadı.


Trou d'eau Douce gerçekten sevimli, son derece sakin ve yerel bir kasaba. İnsanları inanılmaz misafirperver ve iyi niyetli. Konaklama için Tropical Attitude Hotel'i öneriyorlar ama biz giremedik çünkü içeri çocuk alınmıyor (çocuksuzsanız bence şahane konsept!). Onun yerine biz yerel bir aileyle Villa Mahe'de kaldık ve çok da memnun kaldık. Bölgenin tek turistik yeri Ile aux Cerfs adası ve özellikle cumartesi gecesi partileriyle ünlü bu adaya gitmemek olmaz! Gerçekten turkuaz sular şahane ama iki beyaz peynir görünümlü çocukla gölgelik bulacağım diye canınız çıkabilir ve genel tekne turizminden 1km öteye yürümeden de o şahane "tek başıma turkuaz sular ve beyaz kumlar içindeyim" selfie'nizi çekemeyebilirsiniz. La chaumiere masala restoranının ağaçlar altına kurulu tahta masalarında soluklanmanızı ve hint mutfağının güzelliklerini denemenizi öneririm. Yine kasabanın plajları arasında Belle Mare ve Poste de Flacq ile Poste Lafayette özellikle akşam gün batımında çok güzel, sakin ve gölgelik oluyor. Çocuklar ve çocuk ruhlu biz büyükler için Le Waterparkda ziyaret edilmeli.

Mahebourg (Maybor okunuyor) ve çevresini özellikle pazartesi günü düzenlenen pazar yerini görmek ve yerel mutfaktan nasiplenmek için görmenizi öneririm. Ayrıca Rault Bisküvi Fabrikası'nı da gezip el yapımı sağlıklı bisküvileri "5 çayı" aktivitesi adına tadabilirsiniz. Oraya kadar gitmişken, biraz daha güneye inip Blue Bay'in hakikaten adına yaraşan o masmavi sularında bir yüzüp çıkmanızı da öneririm. Mahebourg'un koloni mimarisi ve Blue Bay'in o sakin ve sıcak suyu konaklamayı oldukça cazip hale getiriyor ama biz günübirlik yaptığımız geziden de çok keyif aldık.

Doğu kıyısında geçen sakin ve bol rüzgarlı bir haftadan sonra, ülkenin şeker kamışı tarlalarıyla bezeli orta bölgesinden geçerek ve Moka kasabasında duraklayıp koloni mimarisinin çok güzel bir örneği ve şahane bir bahçeye sahip Eureka Evi'ni gezdikten sonra, Batı yakası'na vardık ve ikinci haftamızı da Pointe Aux Sables'de geçirdik. Bura Port Louis'e sadece 15dk uzakta, başkentin tüm gürültüsünden uzak bir ufacık kasaba. Hatta o kadar ufak ki, bir market ve bir pizzacı dışında hiç bir ticari mekan yok. Ama kiraladığımız ev bahçeli, yüzme havuzlu, iki odalı, mutfaklı, denizin hemen yanında bir villaydı ve çocuklarla çok rahat ettik. Kahvaltımızı yapıp mayolarımızı giyip çıkıyor, her gün yeni bir plaj keşfediyor, akşam da ya balığımızı salatamızı alıp mutfağımızda pişirip havuzumuzun kenarında yiyor (ve gece çocukları uyutup bir posta daha havuz keyfi yapıyor) ya da Port Louis'de Waterfront denen  hr tür lüksün olduğu bölgede yiyip eve uyumaya (ve yine havuz keyfine tabii) dönüyorduk.


Üçüncü hafta, biraz daha güneye, Tamarin'e indik. Balıkçı kasabası olan bu küçük kent, iki haftalık sakinlikten sonra bana fazla turistik geldi ve yunus gözlemleme, Casela Doğa Parkı ve dalış dışında çok fazla etkinlik sunmadı bize. Eğer büyük teknelerde açık deniz balıkçılığına meraklıysanız La Pirogue'u öneririm.

Son hafta, dönüş haftası olduğu için kendimizi biraz şımartmayı ve adanın turizm merkezi Grand Baie'de denize sıfır, şahane bir villada kalmayı umuyorduk fakat beklenmedik bir şekilde büyükbabamızı kaybettiğimiz haberini alınca, tatilimizi yarıda kesip acil bir şekilde eve döndük. Hemen bir iki saat içinde rezervasyonların iptali ve THY'den uçak biletinin ayarlanması gerçekten büyük şans oldu. Uçaktaki tek Türk bendim ve Mauritius uçuş ekibi gerçekten çok candan davrandı (reklam falan almıyorum, tamamen kişisel deneyimim).

Grand Baie'e Tamarin'de çok sıkıldığımız bir gün günübirlik gitmiştik o nedenle 1 hafta kalsaydık nasıl hissederdik bilmiyorum ama tek bir gün bile yetti bana. Turizm merkezi olduğu için biraz "beyaz adam"ın zevkine yönelik bol gürültülü, bol kızartma kokulu, kalabalık bir kent. Ben böyle yerleri çok fazla sevmiyorum. Fakat denizi gerçekten güzeldi. Sahilleri de kalabalık olmasına rağmen enfesti. Su özellikle turkuaz ve kum özellikle beyazdı sanki, boşuna turizm merkezi değil yani.. Yine 5 yıldızlı alternatifler çok fazla ama daha kişisel, daha samimi bir ortamda konaklamak istiyorsanız Coconuts'ı kesinlikle öneririm. Denize sıfır mutfaklı villalar, çocuklar için de çok güzel bir konaklama alternatifi. Son dakika iptalinde bile anlayışla yaklaşmaları da ayrıca güzeldi..

Biraz da bilgilenelim: 

Mauritius; korsanların gemilerinin tahta ihtiyaçlarını karşılamak dışında pek duraklamadıkları, hatta Arapların mercan resifleri nedeniyle bir türlü kıyıya yanaşamadıkları için "lanetli ada" adını verdikleri, tarihin başından koloni dönemine dek; rüzgarlı, kendi ekosistemiyle yaşayıp giden, sakin mi sakin bir adaymış. Ne olduysa Portekizli denizcileri takip edip adaya ayak basan Hollandalı'lar döneminde olmuş. Hollandalılar sadece gemileri için ormanları talan etmekle kalmamış, aynı zamanda o ünlü koca burunlu, komik görünüşlü ve insandan kaçmayacak kadar şaşkın Dodo kuşunun da neslini tüketmiş (boş yere aramayın, son canlı dodo 1660'ta  görüldükten sonra, resmini ancak kitap ve müzelerde bulabilirsiniz), onun yerine de adaya bugün bile turizmden sonra en çok parayı kazandıran şeker kamışını dikmiş, Java'dan geyikler getirmiş ve tütün ekmişler. Hollandalılardan sonra, Fransızlar adaya gelmiş ve yollar yapmışlar ama trafiğin soldan akmasının sorumlusu da tabii ki Hindistan üzerinden adaya ayak basan İngilizler olmuş. 1900 başlarında insan hakları devrimleri olduysa da, tam bağımsızlık 1968'de gelmiş. Şu an nüfusu 1,3 milyon olan adada Fransız, Hint ve Afrika kültürünün çok hoş bir mozaiği olan Creol kültürü hakim. Creol yemekleri yanısıra, Afrika'dan gelen Sega müziği ve dansı da kültürün temel taşlarından.


Mauritius'ta koloni mimarisinin en güzel örneklerini başkent Port Louis'de hükümet binasında ve Mahebourg (Maybor okunuyor) kentinde görebilirsiniz. Fakat Mauritius'da asıl yapılması gereken tabii ki deniz, güneş, dalış, su sporları, bol bol balık (özellikle adaya özgü Palm kökü salatası ve Ahtapot Köri) yemek ve adada üretilen Rum'un yanısıra İngilizlerce kültüre katılan cintoniği de tüketmek (özellikle sivrisineklerle başınız dertteyse). Fakat alkolle aranız yoksa ve bol şekerli, baharatlı tatlardan hoşlanan bir çay-severseniz, Hintlilerin Masala Çayı'nı ya da Fransızların Cafe Au Lait'sini de önerebilirim. Genel anlamda, kahveli, omletli, baget ekmekli bir kahvaltıdan sonra, kumsala yakın ufak tefek standlarda satılan içi sebzeli, balıklı ya da tavuklu şipşak samosa'larla öğle yemeklerini geçiştirip, adının önünde illa ki bir Chez olan restoranların birinde denize ve kıpkırmızı batan güneşe doğru bol körili deniz mahsulleriyle günü bitirmek; paha biçilemez.. Çocuklar için de çok uygun menüler var ve tüm adada yemekler çocuklara büyüklerden önce servis ediliyor, sanırım kültürel bir güzellik bu!

Çocuklar için:

Mauritius çocuklarla çok rahat seyahat edilebilecek bir ada-ülke. Sadece turkuaz deniz, bembeyaz kumsallar, çocukları güvenle salabileceğiniz (bazı alanlarda ciddi akıntılar oluyor, lütfen dikkat edin) sığ deniz köşeleri ile değil, aynı zamanda aktiviteleriyle de memnun kalacağınız bir ada-ülke. Mutlaka Casela Nature Park'a uğrayın ve tüm bir gününüzü buraya ayırın, özellikle hafif bulutlu bir gün seçerseniz yorulmadan, tüm safari alanlarını (ve hatta ellerinizle besleyebileceğiniz aslanları) da görebilirsiniz. Ayrıca La Vanille de adanın ekosistemini ve özellikle o dev kaplumbağaları görmek için sevimli (ve bol sivrisinekli) bir park. Ayrıca timsah yemekleri, çorbası vs denemek gibi bir tutkunuz varsa, parkın içindeki Hungry Crocodile Restoranına da bir uğrayın derim.


Daha büyük çocuklar için Tamarin'de yunusları izlemek ve Pointe aux Piments'deki akvaryum da önerilerim arasında. Ayrıca golf kursları, yelken ve surf kursları da adım başı karşınıza çıkıyor. Yazı içinde bahsettiğim Rault Bisküvi Fabrikası da lezzetli bir alternatif.

Özetle:

Mauritius, çocuklu ya da çocuksuz, lüks otel tercihli ya da sırtçantalı ve mütevazi, her tür turisti mutlu edebilecek alternatiflere sahip, sessiz sakin, kendi halinde güzel bir ada-ülke. Sivrisinekler ve başıboş köpekler benim gördüğüm tek olumsuz yanı - ve malesef ikisinden de çok fazla var. Fakat köpek korkunuz yoksa, zaten zavallılar insandan korkuyor ve pek yanaşmıyorlar, yanaşana da öyle acıyorsunuz ki, bir deri bir kemik hala yavrusunu emziren köpek analar beni ağlatmış ve tüm öğle yemeğimizi verdirtmişti günlerce.. Sivrisineklere de yanınızda bir elektrikli sinek kovucu ve bir koruyucu krem götürerek çare bulabilirsiniz.

Deniz, dalış ve su sporları için şahane bir ülke fakat Nisan başına dek kasırga dönemine dikkat etmek lazım yoksa rüzgar ve yağmur nedeniyle turkuaz sular çamurlu kahve, bembeyaz kumsallar ise otlu çöplü taşlı hale geliyor. Tropik iklim nedeniyle neredeyse her gün 5-10dk bile olsa yağmur çiselediğini de hatırlatalım.

Balayı çiftlerine ya da "egzotik bir yere gidelim ama nereye" diye düşünenlere özel not: 

Ben özellikle son 3 senedir gittiğimiz Seyşeller ile ya da yıllar önce gittiğimiz Maldivler ile çok fazla karşılaştırma yaptım ve itiraf edeyim ki Mauritius Seyşeller'e alternatif değil. Her iki ülke de finansal ve kültürel açıdan eşit ama Seyşeller bana daha sevimli, daha turkuaz, daha "bizim köy" gibi geliyor! Yani o kadar para dökeceksem, tercihim yine Seyşellerden yana olur. Ha Filipinler ya da Fiji derseniz, o ayrı hikaye ama iki küçük çocukla tekrar Fiji'ye uçmayı da gözüm yemiyor, o da bir gerçek ;)