27 Ağustos 2014 Çarşamba

Cote D'Azur: Şık ve lezzetli Fransız

Bir önceki yazımda bahsettiğim gibi, arabamıza atlayıp Münih'ten Akdeniz'e kavuşmak için 7 saatte 5 ülke aşarak İtalya'ya varmıştık. 4 günlük muhteşem bir şarap ve İtalyan lezzetleri eşliğinde bol yürüyüş ve bol ılıman iklimle kucaklaşma molasından sonra, yine arabamıza atlayıp bu sefer de 5 saatte 2 ülke daha geçerek (itiraf edeyim, Monako'da sabahın o saatinde grandtuvalet giyinmiş, boya küpüne batmışçasına makyajlı ve sevimsiz insan evlatlarına şaşırma nedeniyle, AB'ye inat bu tuhaf ülkeyi 1/2 ülke saymak hissiyatı içindeyim!) Fransa'nın ünlü Cote D'azur sahiline vardık.

İtalya'dan sadece bir taş atımlık uzaklıktaki bu sahil, İtalya ile Fransa arasındaki bakış açısının dağlar kadar farklı olması nedeniyle sanki birbirinden kilometrelerce uzak iki farklı ülke gibi. Oysa coğrafya açısından çok da farkları yok, masmavi deniz, kilometrelerce ev ev ev dolu sahil, rengarenk dondurmalar, zeytinlikler, üzüm bağları.. Neredeyse aynı. Tek farkı; sanırım Fransa biraz daha şık, biraz daha özenli, biraz daha "zengin ve kültürlü" duruyor. Ve evet, biraz daha pahalı.

Konaklamayı seçtiğimiz bölge yani Grasse; turistik sahilden daha kuzeyde, dağlık alandaydı ama turizm açısından İtalya'dakinin aksine, dağlık alandaki köyler çok daha kalabalık ve "modern". Daha doğrusu, tarihi doku son derece güzel korunmuş olduğu için, kendinizi ortaçağda bir şatoda konaklıyor gibi hissediyor, aynı zamanda da 21.yy'ın tüm teknolojisine sahip olduğunuz lüks bir tatil geçiriyorsunuz. Grasse; Fransa'nın parfüm başkenti. Belki Patrick Süskind okuyucuları "Koku" romanından da hatırlarlar. Geceleri ortaçağ kasabası ruhu tabii ki hafif ürpertici oluyor ama gün doğumu ve gün batımında o güzel kahve kızıl evler, yemyeşil bahçelerin arasında mütiş romantik, gerçekdışı bir güzellik sunuyor insana. Grasse'ın biraz uzağında Le Bar sur Loup köyünde kaldık ve bu köyde ortaçağda verilen bir davette, tüm davetlilerin esrarengiz bir şekilde ölmesi sonucunda, efsaneye göre hala geceleri hayaletleri dolaşır dururmuş sokaklarda (biz göremedik kendilerini). Ama gün boyu güneşin sıcak etkisi kerpiç evlerin ve taş sokakların köşelerinde dolaştı durdu.

Bölgeyi karış karış gezmek, sahile hiç inmeden ve sıkılmadan günler sürüyor. Mutlaka yapılması gerekenler arasında tabii ki Trüf mantarı (toplanma sezonu genellikle Eylül ayı) dokunuşlu çeşitli Fransız yemeklerini tatmak da var. Özellikle İtalyan mutfağının etkisiyle, çeşitli makarnaların Trüf mantarı ile taçlandırılması tam bir damak şöleni sunuyor. İsterseniz, yandaki gibi bütün mantarları da alabilir, kendi mutfağınızda deneyebilirsiniz. Ayrıca Akdenize özgü enginar, patlıcan ve deniz ürünleri, Fransız mutfağının diğer gözdeleri. Özellikle Grasse'da sokak mutfağını da denemenizi öneririm.

Fransız mutfağı benim damak tadıma biraz fazla yağlı ve soslu gelse de, tatlılarına diyecek sözüm yok tabii. Fransızlar gibi güne şekerli tatlarla başlayıp, peyniri sadece yemek sonrasında tatlı yerine yemek benim tercihim değil ama denenebilir (yemek sonrası yenen peynirin ayrıca dişlerin korunmasında yardımcı olduğu da söyleniyor). Bölgede özellikle pastaneler ve şekerleme fabrikaları turistik turlar düzenliyor ve hem işin ustalığını öğrenebilir hem de ondan bundan tadarak mükellef bir ziyafet çekebilirsiniz.

Tabii ki yeme içme dışında, parfümerileri gezebilir ve kendi teninize uygun tasarlanmış kokuları seçebilir, satın alabilirsiniz. Ayrıca Nice, Cannes ve diğer ünlü turizm merkezlerine yakınlığıyla da günü birlik kültür, alışveriş ve yaşam tarzı turları için ideal bir bölge. Kısacası, şık ve lezzetli Cote D'Azur'un alımlı ve marur bölgesi Grasse; oldukça romantik bir tatil için de, görme ve tat alma duyusuna yaşattığı festival için de, Ortaçağ'ı konforlu bir şekilde düşlemek isteyenler için de ve hatta alışveriş ve pop kültür çılgınları için de farklı turizm seçenekleri sunduğu için, herkesi tatmin edebilecek bir bölge. Görülmeli, deneyimlenmeli..

(c) Ceren Musaagaoglu Schubert - Ağustos, 2014

Piemonte: İtalya'nın şarap merkezi

Avrupa'da bu Ağustos 15-18 derecelerde gezindi, 20'lerin üzerine çok nadir çıktı, devamlı bulutlu, yağışlı, uzun kollu, çoraplı bir yaz geçirdik.. Derken; meğerse bu durum hiç de böyle değilmiş Alpler'in güney yanında! Meğerse o bulutlar, o yağış, o yaz demeye bin şahit isteyen hava Alp'lerin iç tarafında asılı kalmış, bizi esir almış da güney ellerde ağustos böcekleri, sıcacık güneş, masmavi denizin hakimiyeti sürer gidermiş.. Ah be Akdeniz.. Bu sefer Münih'ten arabamızla sabahın 4'ünde ayrıldık, tam 7 saatte 5 ülke geçtik ve öğle yemeğine İtalya'nın Piemonte bölgesine yetiştik. Sabah erkenden sisli ve puslu Avusturya'ya bir göz kırptık, hafif yağmur çiseleyen Lichtenstein'da zaruri ihtiyaç ve çay molasını takiben İsviçre'ye daldık, benzin fiyatları yüzümüzü güldürünce depoyu da fulledik ve ver elini Akdeniz güzeli, İtalya! Evet 5 ülke işte, Lichtenstein'ı AB tam ülkeden sayarken, biz niye 1/2 sayalım?!

Piemonte; İtalya'nın Fransız etkisindeki, bağcılık ve şarapçılıkla ünlü, sevimli mi sevimli, dağlık bayırlık, yemyeşil bir bölgesi. Bağcılık derken, abartmışlar, yer gök bağ, tüm tepelikler, tüm ovalar, mümkün olan her santimertekare şaraplık üzüm bağlarıyla örtülü. Ağustos'ta, daha üzümler yeni yeni olgunlaşmışken, bağ bozumuna ooo-hooo çok varken, bölgenin keyfine doyum olmuyor.

Piemonte'de 4 gün kaldık, klasik bir bağ evinde konakladık. Aile gündüz üzüm bağında çalışıyor, akşam bizimle yemek yiyor, kahvaltı uyandığımızda hazır, bahçedeki erik ağacının ulaşabildiğimiz dalları emrimize amade, öğle uykusunda istersen terastaki divanda, istersen bahçedeki hamakta, istersen odanın efil efil perdeleri uçuşuyorken şekerleme yap, karışan yok, soran yok.. İster akşam gün batımında açarsın bir şişe şarap, damakta o kekremsi, hafif kuru ve meyve tadı.. Alırsın bir kitap eline, üç sayfa, bir yudum, iki sayfa, bir yudum.. Sessizlik, hafif akşam esintisi, birkaç sinir bozucu sivrisinek (her gülün bir dikeni..)

Kaldığımız köy Santo Stefano Belbo - ki özel bir köy değil, binlercesinde aynı şekilde konaklayabilirsiniz - ufacık, içinde bir pizzacı (gerçekten de Big Mama! hazırladı incecik hamur üzerine bol malzemeli pizzalarımızı), bir dondurmacı, çocuklar için bir atlıkarıncası olan ufak bir meydandan ibaret bir köyceğizdi, yetti de arttı bile. Zaten yapılacak tek şey, köy köy gezmek, şarap tatmak (özellikle Barolo köyü şarapları oldukça ünlüdür ama köyden kazıklanarak almak yerine herhangi bir süpermarketten de alabilirsiniz), İtalyan rahatlığının, ağız tadının, geçmeyen zamanın keyfine varmak. Tatil = Yavaş zaman.

Bölgede Bizans ve Frank etkisi oldukça yoğun hissediliyor. Ama kimsenin bu bölgeye tarih için geldiğini sanmıyorum. Şarap seviyorsanız, şarap bağlarının arasında romantik bir haftasonu kaçamağı ya da sakin bir hafta geçirmek istiyorsanız, Ağustos sıcağında hafif esintili, insanı bunaltmayacak derecede güneşli ve İtalya'nın neşesi ile Fransa'nın şıklığını bir arada yaşayabileceğiniz bir ufak köyler topluluğu arıyorsanız; Piemonte sizi büyüleyecektir. Ha bir de son hatırlatma; yürüyüş ayakkabılarınızı yanınıza alın çünkü dağ tepe tırmanmalık, bağlara dalmalık, dalından meyve sebze atıştırmalık (izin alarak tabii, emeğe yazık!) ve özellikle çakırkeyfken bol engebeli bir bölge burası :)

(c) Ceren Musaağaoğlu Schubert - Ağustos, 2014.

26 Ağustos 2014 Salı

Endülüs: İspanya'nın beyaz köyleri

Mayıs ayında, henüz yaz bastırmadan ama serin geceler yerini insanı ısıtmaya başlayan gündüzlere bıraktığı zamanda, uzatılmış bir haftasonu kaçamağı için İspanya'nın Endülüs (Andalucia) bölgesi ne kadar isabetli bir seçenekmiş! Bunca senedir çok yakınımda, oysa bir türlü gidip de görmek kısmet olmamıştı. Vakit ve para az olsa da, romantik ve dinlendirici bir tatil yine de mümkün; işin sırrı, internette azıcık dolaşmak, biraz araştırmak, uygun fiyata uçak bileti şansını yakalamak, iki üç parça eşyayı küçük bir bavula atıp, fazla düşünmeden yola koyulmak. Ve işte günün ilk ışıklarıyla Endülüs özerk bölgesindeyiz..

Endülüs, İspanya'nın güneyinde, aslında oldukça kalabalık nüfuslu ve zengin bir bölge. Başlıca şehirleri Sevilla, Malaga, Cordoba, Cadiz ve tabii ki Granada. Daha önceki bir seyahatimizde Sevilla'da zaman geçirdiğimiz ve çok sevdiğimiz halde (tıklayarak okuyabilirsiniz), bu sefer seyahatimizi Granada ve Cordoba bölgelerine odaklamayı ve özellikle Beyaz Köyleriyle ünlü dağlık bölgede zaman geçirmeyi tercih ettik. Malaga'nın deniz kıyısı konumu, özellikle Costa del Sol (Güneş Sahili) diye anılan kıyının turizm merkezi olması aslında Mayıs ayında turistlerin genelini bu bölgeye çekiyor, özellikle Nerja bölgesinde denize girebilir, sonra basamakları tırmanıp Balcon De Europe'da nefis bir akşam yemeği ya da dondurma keyfi yapabilirsiniz. Yine de, fazla deniz güneş turist istemezseniz, bizim gibi dağlık bölgede sessiz, sakin, huzur dolu ve yeni açan çiçeklerle mis gibi kokan bir tatil yapabiliyorsunuz.

Tabii ki bölgenin en önemli turizm merkezi El Hamra (Alhambra) Sarayı ve Cordoba çevresindeki diğer İslami dönem eserleri görülmeye değer. El Hamra Sarayı'nı gezmek için 1-2 ay önceden internetten bilet almanız gerekiyor, yoksa "o sabah gider, biletimi alır gezerim" gibi bir seçenek ne yazık ki mümkün değil. Gerçekten gerek bahçesi, gerek sarayın içi muhteşem ve çok da iyi korunmuş. Tüm bir günü saray ve bahçesini gezmeye ayırmanız yerinde olur. Cordoba Camii ve Jaen'deki hamam da mutlaka görülmesi gerekenler arasında. Düz tarih okumayı sevmeyenler için özellikle Ildefonso Falcones'in tamamen bu bölgede, ortaçağda geçen romanları "Deniz Katedrali" (Cathedral of the Sea) ve "Fatıma'nın Eli" (Hand of Fatima) hem keyifli, hem rahat, hem de heyecanlı okumalar, mutlaka öneririm. Özellikle bu romanları okuduktan sonra seyahat ettiğiniz her köşede sanki tarihi yeniden yaşıyor gibi oluyorsunuz. Çok keyifli.

Huelva, Cadiz ve çevresindeki Beyaz Köyler, mutlaka görülmeli. Biz çok cüzi miktara bir araba kiraladık ve köy köy gezdik, kesinlikle tavsiye ederim. Her bir köyün kendine has bir lezzeti, bir manzarası, bir geleneği mutlaka olduğu için, kesinlikle bir süre sonra rutine bağlamıyor ve sıkılmıyorsunuz. Köyler arasında "Ronda" özellikle fotoğraf meraklılarını cezbedecektir. Bir de küçük ipucu, oturduğunuz kafe ve restaurant'larda hemen yemek sipariş etmeyin, içtiğiniz her içecekle yeni bir tapas (klasik İspanyol atıştırmalıkları, bizdeki meze gibi) geliyor. Sadece içkileri ödeyerek de baya bir doyabiliyorsunuz :) Ama İspanyol tadlar denince, tabii ki tapas dışında Gazpacho, Serrano Jambonu, kavrulmuş bal-badem ve tatlı olarak bizdeki lokmayı andıran Churros ya da Merengadas bezeleri mutlaka denenmeli.

Endülüs, özellikle yaz başında doğası ve tatlı havası ile gerçekten de insanı kendine hayran bırakıyor. İster bizim gibi uzatılmış bir haftasonu kaçamağı yapın, ister daha uzun ve ayrıntılı gezin, her şekilde geçirdiğiniz zamanın tamamı sizde hoş anılar bırakacak. İspanyol insanının sıcaklığı, yaşam zevki, canlılığı, neşesi ve şık ve özenli hizmet ve misafirperverliği sizi kuşatacak, kendinizi "evden uzakta ama yine de evde" hissetmenizi sağlayacak. Kısacası, ister turizmin tam göbeğinde, ister sakin ve huzur dolu dağlık bölgede kalın, her anlamda dinlenecek, yeniden enerjiyle dolacaksınız. Sıcaklar henüz bastırmadan, kışın yükünü atmak ve yaza merhaba demek için ideal zaman ve ideal mekan; Endülüs. Mutlaka görülmeli..

(c) Ceren Musaağaoğlu Schubert - Mayıs, 2014.