26 Mart 2013 Salı

Portekiz ve İspanya

Avrupa'nın kuzeyi Mart ortasında tam bir karış kar altındayken, biz iflah olmaz iki gezgin, çantalarımızı sırtımıza atıp güneye doğru yola düştük. Hedef: Atlas Okyanusu'nun Akdeniz'i kucakladığı zeytin, portakal, jakaranda kokan o ılıman coğrafyalar; Portekiz ve İspanya. Seyahatimizi planlarken, aklımızda araba kiralamak ve yolda gördüğümüz tüm o ufak kahverengi tabelalara girip çıkarak, istediğimiz hızda, özgürce seyahat etmek vardı ve bu planımızı aynen gerçekleştirdik; tamamen spontan, dolayısıyla çok eğlenceli ve inanılmaz romantik bir seyahat oldu. Rotamız soldaki gibi, Porto'dan güneye İspanya'ya doğru, ordan tekrar Portekiz'e, yıldızlar çizerek, yavaş yavaş geri Porto'ya dönmek şeklinde oldu ve seyahatimiz toplam 15 gün sürdü. Tabii ki bu coğrafyada tarihi miras, doğal güzellikler öylesine yoğun ki, aylar ve yıllar geçirseniz sıkılmazsınız ama 15 gün bile bölgenin "ruhunu" anlamak için yeterli oluyor.
 

İlk durağımız Portekiz'in kuzeyinde yer alan, içinden Douro nehrinin geçerek Atlas Okyanusu'na döküldüğü Porto kenti oldu. Şehrin Riberia bölgesini yürüyerek gezmek, nehre inip kenarındaki şarapevleri ve mahzenlerde içine bolca Brandy katılmış tatlı Port şarabını ve yanında ikram edilen bizdeki yaş bademi hatırlatan bakla çerezini, tuzlu fıstığı ya da yerel peynirleri tatmak, taze deniz mahsülleri ya da Porto'ya özgü portakallı, Port şaraplı ördeği yemek, Ponte de Dom Luis köprüsünden geçen tekneleri izlemek olmazsa olmazlardan. Ertesi gün kiraladığımız arabamıza atlayıp, Beira bölgesinin en güzel kentlerinden biri olan Coimbra'ya geçtik. Bu kentin en büyük özelliği oldukça eski taş binalardan oluşan ve hala aktif hizmet veren üniversitesi. Üniversite'yi nehrin karşısından gören, eski bir sarayın restore edilmiş halinden oluşan Quinta das Lagrimas mutlaka kalmanız gereken otel. Odanız botanik bahçesine açılıyor ve bambuların hışırtısıyla ve martıların sesiyle uykuya dalmak inanılmaz rahatlatıcı bir deneyim.


Üçüncü gün yine erkenden kalkıp benim dahiyane(!) önerimle Beira bölgesinin en güzel taş köy evlerinin bulunduğu  ufak dağ köyü Piodao'ya doğru direksiyon salladık. 2 saat içinde ulaştığımız ve taş binalar ve masmavi kapılarına aşık olduğumuz köyden, akşam kalacağımız Marvao'ya varmamız 4 saat yerine tam 7 saat sürdü! Bizim hesaplamadığımız, bu bölgenin dağlık alanlarının 1400mt yüksekliğe ulaştığı ve Mart ortasında dahi kar nedeniyle dağ geçitlerinin kapanmasıydı ve geçit vermeyen dağlarda 2 derecelik havada, tabii ki kiralık arabada kar lastiği de olmadan, sislerin içinde kıvrıla kıvrıla bir geçit aradık durduk. Ne maceraydı! Hava kararırken, yağmur çiselerken, Marvao'ya vardık.. Ama ne varış. Marvao, dağın tepesinde kale burçlarıyla çevrili, beyaz ve kahve kerpiç evlerden oluşan bir kale-kent! Kendinizi ortaçağda yaşayan bir şövalye ya da prenses falan hissediyorsunuz. Rüzgarın uğultusu, kale-kentin dar arnavut kaldırımlı sokaklarında insana sürreal bir his veriyor. Yüzyıllar öncesindeymiş gibi uyuduk..

 
Dördüncü sabah, İspanya'ya geçtik ve sadece 2 saat ötedeki bu "bir başka ülke"nin 1 saat ileride olabileceği hiç aklımıza gelmediği için, Caceres kentinde akşama dek saatimizi ayarlamadan, ülkedeki siesta zamanının ne kadar erken başladığına şaşırıp kalarak geçirdik. İspanya'da öğlen saat 1'den 5'e kadar siesta zamanı, tüm dükkanlar kapalı oluyor, sokaklar bomboş, insanlar efil efil uçuşan tül perdelerin gerisinde öğle uykusuna yatmış ya da tapas barlarında bira eşliğinde ufak tefek birşeyler atıştırıyor olurlar. İspanyol ekonomisinin bu 4 saatlik tembellikten mi tepetaklak çakıldığını düşünmeden edemiyor insan. 5 gibi sokaklar yine dolar taşar ve insanlar saat 9'dan 10'dan önce akşam yemeğine oturmazlar. Tembel güzel Caceres'ten sonraki durağımız, Molinos de Fuerteheridos adında, büyük ihtimal bizden başka yabancı turist görmemiş ufacık tefecik bir köy oldu. O kadar doğal, o kadar İspanyol, o kadar güzeldi ki.. Kaldığımız köy evinin şöminesi çıtır çıtır yandı, yoldan aldığımız 5kg'lık portakal sepetindeki sulu ve tatlı portakallarla, aromalı yerel şarapla, kavrulmuş bademle tıka basa doyduk. Ufacık köyün meydanında tek kelime İngilizce konuşmayan köy yaşlılarıyla tarzanca sohbetlere daldık, önümüze getirilen bir tepsi ızgara balık ve salataya yumulduk ve muhteşem bir gün geçirmiş olduk.

 
İspanya'daki ikinci durağımız Sevilla oldu. Sevgili kocam uzattığı sakallarını Sevilla berberine büyük bir cesaretle (!) teslim etme hayalleri kuruyordu aslında ama kentte bu isimde bir berber dükkanı bulamadığımız için bu planı suya düştü :) Sevilla'da eski merkezde kaldık ve yürüyerek katedrali, nehir kıyısını ve canlı meydanları gezdik. Tabii ki bol bol tapas yedik. Bölgede orman içinde özgürce dolaşarak sadece belli tür bir fıstıkla beslenen domuzların etinden yapılan özel bir pastırma üretiliyor, domuz eti sevenlere önerilir. Ayrıca benim tamamen karşı durduğum boğa güreşleri de ne yazık ki kültürün bir parçası, bu gösterilere de katılabilirsiniz. Yolda binlerce leyleği havada ve elektrik direkleri üzerine kurulu "aşk yuvalarında" görmek çok güzel bir tesadüf oldu. Hani çocuklara deriz ya "seni leylekler getirdi" diye, işte bu bebek yapım atölyeleri meğerse buradaymış, biz bulduk bebeklerin nereden geldiğini!


Sevilla'dan erken saatlerde ayrılarak, Huelva üzerinden tekrar Potekiz'e geçtik ve Algarve bölgesinin yaz aylarındaki en turistik kentlerinden biri olan Lagos'a vardık. Bahar aylarında sakin, sessiz bir balıkçı kenti olan Lagos'ta okyanusun kıyısında bembeyaz kumsalın hemen gerisinde yer alan Belmar tatil köyünde kalmanızı kesinlikle öneririm. Stüdyo daire olan odalar oldukça geniş, palmiyeli havuzun kıyısında kendi özel bahçe alanınız ve devasa boyutlarda bir jakuzi var. Tüm gün kumsalda yürüyüş yapmak, güneşlenmek, bol bol kitap okumak, gece de Lagos meydanına inip binlerce minik balıkçı dükkanından birine dalıp taze balıkları mideye indirmek yapabileceğiniz en keyifli aktiviteler.


Lagos'tan sonraki durak yine bir ortaçağ güzeli Evora oldu. Hükümet tarafından eski bir manastırın restore edilip otele çevrilmiş hali olan Pousada denen konaklama sisteminde kalıyoruz. Odamızın kapısında "Hücre 120" yazıyor, ancak bir rahibenin tıklım tıkış yaşayabileceği denli küçük, basık ama bir o kadar beyaz, temiz, yüksek tavanlı ve tarih kokan bir yer. Odaları çevreleyen sonsuz koridorlarda asılı çarmıha gerilmiş İsa ya da kurtların parçaladığı kuzu tasvirleri arasında rüzgar ya da eski ruhların sesleri dolaşıyor, gece şömine kenarında diğer insanların sıcaklığını arıyorsunuz. Ama otel yönetiminin canlı ve neşeli hali bu ürkütücü ortaçağ manastırını büyülü bir mekana çeviriyor. Özellikle banyodaki ayaklı klasik küvete bayıldım, köpük köpük yapıp bir saat kadar içinden çıkmadım!


Ve Lizbon! Portekiz'in kaotik, gürültücü ve güzel başkenti! Kıpkırmızı köprüsünden geçerek şehre girerken, ben kendimi İstanbul'da, Boğaziçi Köprüsü'nde Asya'dan Avrupa'ya geçermiş gibi hissettim. Bir şehir başka bir şehre bu kadar mı benzer! Boğazın iki yakası gibi Tejo nehrinin iki yakası, evleri, ağaçları, sokakları.. Lizbon son derece dağlık tepelik bir kent ve bizim kaldığımız merkez Alfamo bölgesine araçla girmek intihar etmek anlamına geliyor. Arabayı hemen kaldığımız pansiyonun önerisiyle bir kilisenin bahçesine park ettik ve otopark mafyasının kirli elini bu kutsal mekana uzatmayacağını umarak kendimizi daracık arnavut kaldırımlı sokaklara attık. O daracık sokaklarda bir de sapsarı tramvay işliyor, hem de ne işlemek. Yokuş, iniş demiyor, basıyor gaza.. Lizbon inanılmaz fotoğrafik bir kent, kendinizi kaybedebilir ve klasik kedi-çocuk-ihtiyar fotoları yanında bir de rengarenk fayanslarla kaplı ışıltılı Portekiz evlerinin binlerce fotoğrafını çekebilirsiniz. Kent çok yokuş ama yürümek inanılmaz keyifli, yorulunca da tramvaya atlayıveriyorsunuz zaten. Alfamo'dan çıkıp Baixa, Rossio bölgelerini yürümenizi ve akşamı canlı Bairro Alto'nun barlar sokağında sonlandırmanızı öneririm. Bizim Antony Bourdain'de gördüğümüz tamamen yerel halkın tercihi ufak ama tıklım tıklım "A Tasca do Chico"da kırmızı şarap eşliğinde Fado dinlemek ise kesinlikle kaçırılmaması gereken bir deneyim. Ama rezervasyon yaptırın ve 8.30'da masada yerinizi alın! Fado, Portekiz kadınlarının deniz seferlerine gidip de dönmeyen kocaları için yaktıkları ağıtlar olduğu için o yanık sesler insanın içini dağlıyor ama muhteşem bir deneyim yaşatıyor.


Lizbon'a 1 saat uzaklıktaki mesire alanı Sintra'ya mutlaka bir yarım gün ayırmalısınız. Rüya gibi bir kasaba. Sık ağaçların ortasına kurulu ortaçağ şatoları ve hala içinde ailelerin yaşadığı daha mazbut şatomsu evler, bir sürü turist ıvır zıvırının satıldığı dükkanlar ve tabii ki bölgenin ünlü Nata pastasının en güzel örneklerinin bulunacağı pastaneler.. Portekiz'de sabah kahvaltıda şekerli pasta türü poğaçalarla kahve, akşam ise Cod balığı yanında haşlanmış sebzeler klasik yemek. Bu ikisini sevmiyorsanız (benim gibi sabah peynirdir süttür arıyorsanız) beslenme açısından işiniz zor. Sintra'dan öğlen ayrılarak, bir başka ortaçağ güzeli - her biri sanki birbirinden daha güzeli - Obidos'a vardık. Kale içinde tamamen yürüyerek gezilebilen bir kent bu. Son derece turistik ama kentin en tepesindeki surların dibinde sakin sessiz ve bol rüzgarlı bir kahve evi bulunca dünyalar bizim oldu. Surlara minder atmışlar, otur, kenti tepeden izle. Bir de Obidos'un bir diğer özelliği vişne likörü ve çikolatanın genel merkezi olması. Sokaklarda bu ikiliyi bolca tadabilir ve beğenirseniz satın alabilirsiniz.


Obidos'tan ayrılıp 2 saat sonra Atlas Okyanusu'nun kıyısına, geçenlerde haberlere dahi konu olan 30mt'lik dalgaların üstünde sörf yapılan Nazare kentine vardık. Bizim niyetimiz bu buz gibi devasa dalgaları kucaklamak olmasa da tepelerinden bakmak, kokusunu içimize çekmek. Bunun için okyanusun kenarındaki kentin üst yakasına, falezlerin tepesine çıkmanız gerekiyor. Neyse ki teleferik sistemiyle çalışan bir asansör var. Asansörle tepeye çıkıp yarım saat falez üstlerinde yürüyerek şehrin kıyısındaki fenere varıyorsunuz (arabayla da gidiliyor ama yürümek çok daha keyifli tabii). Falez tepelerinde dolaşıp, dalgaların hemen üstünde heyecanlı vertigolu anlar yaşamak muhteşem! İnsan "Dünya harika bir gezegen!" diye haykırmak istiyor (yaptım da ben dayanamayıp). Bu Portekiz'deki son günümüz olduğu için, okyanus kıyısında romantik bir akşam yemeği (tabii ki balık, 15 gün boyunca balık ve deniz ürünü dışında birşey yemedim mmm harikaydı) ile günü bitirdik ve yatağımızdan dev okyanus dalgalarını izleyerek ve dinleyerek uykuya daldık.

Turizm mevsimi tam başlamadığı için, fiyatlar bahar aylarında çok uygun. Günlüğü 8 Euro'dan (!evet!) araba kiralayabiliyor, şarapçılıkla geçimini sağlayan köylerin bağ evlerinde, ortaçağdan kalma kale surlarıyla çevrili kasabaların restore edilerek beş yıldızlı pousada'lara çevrilmiş lüks odalarında, taş manastırların tarih kokan, geceleri tuhaf uğultularla dolan yüksek tavanlı odalarında ya da yatağınızdan okyanusun dev dalgalarını izleyebileceğiniz tatil evlerinde çift kişi kahvaltı dahil 40-60 Euro'ya konaklayabiliyor, kaliteli ve leziz Portekiz şaraplarını, bir klanı doyuracak miktarlarda hazırlanan çeşit çeşit balık ve deniz mahsülünü cüzi fiyatlara tadabiliyor, Avrupa'nın konforunda, Akdeniz'in sıcak tavrı ve misafirperverliğinde rahatça seyahat edebiliyorsunuz. Yaz aylarının yapış yapış sıcağı ve kalabalığı bastırmadan gidin, zeytinlikler, portakal ve limon ağaçları içindeki Portekiz ve İspanya'nın keyfini çıkartın derim!

Ceren Musaağaoğlu Schubert - Mart, 2013.
(c) Yazı ve fotoğrafların izin alınmadan kullanılması yasaktır ve kanuni yaptırımlara tabiidir.

5 yorum:

  1. Ağzımın suları aktı, iştahım kabardı. Şahane bir yazı olmuş. Ellerine sağlık Cero'm :)

    YanıtlaSil
  2. Ahh Sevgili Ceren,şu puslu İstanbul sabahında beni nerelere götürdün...sağolasın...

    YanıtlaSil
  3. Rüya gibiydi gerçekten de :)

    YanıtlaSil
  4. Ne kadar güzel bir seyahat olmuş,özgür ve harika.
    Bayıldım :)
    Oralara gidersem yazınızı tekrar okuyacağım,rehber olması için.
    Selamlar :)

    YanıtlaSil
  5. hahhaaha sevil berberi kısmına kadar okudum yazmasam çatlarım burada:))
    uzun zamandır bu kadar sahane bir fikir bu kadar yaratıcı bir fikir duymamıstım...
    fikir olarak kalsa dahi valla ayakta alkıslıyorum sizi:))

    konu burdan figaronun düğününe kadar gider vallahi.

    ay yazıya devam edeyim ben:))
    belki o da vardır ilerleyen bolümlerde.





    YanıtlaSil