22 Mayıs 2013 Çarşamba

Garda Gölü, İtalya

Avrupa'da yaşamanın en güzel yanı, haftasonunu uzatıp diğer ülkelere seyahat edebilmek. Bu haftasonu Münih'te uyanıp arabamıza atladık ve sabah kahvaltısını Avusturya Alplerinde yapıp, öğlen yemeğine İtalya'nın Garda Gölü'ne (Lago di Garda) ulaştık. Münih'ten Garda Gölü sadece 5 saat sürüyor ve bu kısacık seyahat sonunda Akdeniz ikliminin büyüleyici havası sizi karşılıyor.

Garda Gölü'nü her mevsim ziyaret etmek mümkün ve baharda açan çiçekler ve gölün Dolomitlerdeki karların erimesiyle turkuaz bir renk alan duru güzelliği gerçekten gözlere bir şölen! Fakat bölgenin yerlilerine göre, en iyisi Eylül ayında ziyaret etmekmiş, çünkü göl yazın sıcağıyla iyice ısınmış oluyor ve tabii Akdeniz meyveleri ve özellikle üzüm ve elma çıkmış oluyor. Bölgede şarapçılık oldukça yaygın olduğu için, bağ bozumu dönemi de tercih edilebilir.

Gölün hemen kuzey girişinde bulunan Riva del Garda, aynı zamanda en büyük kent ve bisiklet turları, kano turları ya da tırmanış turları ayarlamak için ideal. Garda Gölü'nü çevreleyen minik kasabaların hepsi son derece yerel ve sevimli fakat biz gölün güneybatı kıyısındaki Gardone Riviera kasabasını tercih ettik. Bu kasabaya ulaşan kıvrım kıvrım yol ve tünellerde direksiyon sallamak oldukça keyifli ve gölün muhteşem manzarası ve çevreleyen yüksek dağlar insanı büyülediği için ikide bir durup fotoğraf çekmek yolu baya bir uzatıyor.
 
Gardone Riviera'da bir çok otel ve pansiyon var ve bunlar arasında gölün hemen kıyısında bulunan, villa tipi geniş bahçeli evlerde konaklamak iyi fikir. Villa Vittoria bizim tercihimiz oldu ve sade ama zevkli tasarımı, göl kenarındaki kocaman bahçesi, bahçe içinde kuytu kamelyaları ve havuzu ile bize oldukça konforlu bir konaklama sundu. Kuzey İtalya'da sabah kahvaltısı bol şekerli tatlardan (marmelatlar, elmalı pay ve bol şekerli cappucino) oluştuğu için, benim gibi sabah sabah şekere yumulmaktan hiç hoşlanmıyorsanız biraz zorlanabilirsiniz. Fakat bölgede bulunan birçok kafe ve restorant gerek öğlen, gerekse akşam yemeği için güzel ve yerel alternatifler sunuyor. İtalya'da makarna salata niyetine yemek öncesi yenen bir aperatif gibi algılandığı için, genellikle porsiyonlar beklediğinizden küçük gelebilir, benden uyarması! Ama yine de gölde yakalanan balıklarla hazırlanan bir spagetti çeşidini ve çeşit çeşit incecik hamurlu pizzaları denemenizi mutlaka öneririm. Tabii üstüne de bir İtalyan dondurması çekmeniz şart!

Garda Gölü'nü çepeçevre dolaşmak saatler hatta günler alabiliyor, çünkü gölü çevreleyen kasabaların hepsi ayrı güzel. Gölün çevresi 140km fakat yol oldukça virajlı. Salo gölün ikinci büyük kasabası ve sevimli bir atmosferi var. Sirmione gölün en güneyinde bulunan ve mutlaka ziyaret edilmesi gereken bir kasaba. Ortaçağ kalesi ve kale içindeki sevimli evleri, begonviller ve servi ağaçları gerçekten büyüleyici. Zamanınız varsa, Sirmione'den Verona'ya ulaşmak sadece 35km ve bu orta ölçekli İtalyan kasabası gerçekten romantik ötesi - ve görülmesi şart - bir kent. Merkezde Dante'nin yaşadığı sokak ve Julliet'in (evet Romeo ve Julliet'in Julliet'i..) yaşadığı "söylenen" ev ile pazar alanları turistleri çeken yerler. Fakat içlerde kalan ufak tefek İtalyan kafelerinde oturup soluklanmak ya da antik Roma tiyatrosunda bir temsil ya da konser izlemek olmazsa olmazlardan. Eğer gözünüz yeterince karaysa 2 saat daha direksiyon sallayıp Venedik'i de ziyaret edebilirsiniz ama bu kent başlıbaşına bir haftasonu ziyaretini hak ediyor bence..

Garda Gölü; romantik bir haftasonu kaçamağı için olduğu kadar çocuklu aileleri de gayet memnun edebilecek bir seyahat rotası. Gerek doğal güzellikleri, gerek İtalyan kasabalarının rahatlığı, gerekse muhteşem yemekler ve şaraplar; size unutamayacağınız bir haftasonunu garanti ediyor. Mevsim uygun olduğunda Akdeniz ikliminin tüm güzelliğini yaşayabilir, gölün berrak sularında yüzebilir, sörf yapabilir ve göl çevresinde kilometrelerce pedal çevirebilirsiniz. Şiddetle tavsiye olunur :)

(c) Ceren Musaağaoğlu Schubert, Mayıs, 2013 - Bu blogtaki tüm yazı ve fotoğrafların izinsiz kullanılması, yasal yaptırımlara tabiidir.

26 Mart 2013 Salı

Portekiz ve İspanya

Avrupa'nın kuzeyi Mart ortasında tam bir karış kar altındayken, biz iflah olmaz iki gezgin, çantalarımızı sırtımıza atıp güneye doğru yola düştük. Hedef: Atlas Okyanusu'nun Akdeniz'i kucakladığı zeytin, portakal, jakaranda kokan o ılıman coğrafyalar; Portekiz ve İspanya. Seyahatimizi planlarken, aklımızda araba kiralamak ve yolda gördüğümüz tüm o ufak kahverengi tabelalara girip çıkarak, istediğimiz hızda, özgürce seyahat etmek vardı ve bu planımızı aynen gerçekleştirdik; tamamen spontan, dolayısıyla çok eğlenceli ve inanılmaz romantik bir seyahat oldu. Rotamız soldaki gibi, Porto'dan güneye İspanya'ya doğru, ordan tekrar Portekiz'e, yıldızlar çizerek, yavaş yavaş geri Porto'ya dönmek şeklinde oldu ve seyahatimiz toplam 15 gün sürdü. Tabii ki bu coğrafyada tarihi miras, doğal güzellikler öylesine yoğun ki, aylar ve yıllar geçirseniz sıkılmazsınız ama 15 gün bile bölgenin "ruhunu" anlamak için yeterli oluyor.
 

İlk durağımız Portekiz'in kuzeyinde yer alan, içinden Douro nehrinin geçerek Atlas Okyanusu'na döküldüğü Porto kenti oldu. Şehrin Riberia bölgesini yürüyerek gezmek, nehre inip kenarındaki şarapevleri ve mahzenlerde içine bolca Brandy katılmış tatlı Port şarabını ve yanında ikram edilen bizdeki yaş bademi hatırlatan bakla çerezini, tuzlu fıstığı ya da yerel peynirleri tatmak, taze deniz mahsülleri ya da Porto'ya özgü portakallı, Port şaraplı ördeği yemek, Ponte de Dom Luis köprüsünden geçen tekneleri izlemek olmazsa olmazlardan. Ertesi gün kiraladığımız arabamıza atlayıp, Beira bölgesinin en güzel kentlerinden biri olan Coimbra'ya geçtik. Bu kentin en büyük özelliği oldukça eski taş binalardan oluşan ve hala aktif hizmet veren üniversitesi. Üniversite'yi nehrin karşısından gören, eski bir sarayın restore edilmiş halinden oluşan Quinta das Lagrimas mutlaka kalmanız gereken otel. Odanız botanik bahçesine açılıyor ve bambuların hışırtısıyla ve martıların sesiyle uykuya dalmak inanılmaz rahatlatıcı bir deneyim.


Üçüncü gün yine erkenden kalkıp benim dahiyane(!) önerimle Beira bölgesinin en güzel taş köy evlerinin bulunduğu  ufak dağ köyü Piodao'ya doğru direksiyon salladık. 2 saat içinde ulaştığımız ve taş binalar ve masmavi kapılarına aşık olduğumuz köyden, akşam kalacağımız Marvao'ya varmamız 4 saat yerine tam 7 saat sürdü! Bizim hesaplamadığımız, bu bölgenin dağlık alanlarının 1400mt yüksekliğe ulaştığı ve Mart ortasında dahi kar nedeniyle dağ geçitlerinin kapanmasıydı ve geçit vermeyen dağlarda 2 derecelik havada, tabii ki kiralık arabada kar lastiği de olmadan, sislerin içinde kıvrıla kıvrıla bir geçit aradık durduk. Ne maceraydı! Hava kararırken, yağmur çiselerken, Marvao'ya vardık.. Ama ne varış. Marvao, dağın tepesinde kale burçlarıyla çevrili, beyaz ve kahve kerpiç evlerden oluşan bir kale-kent! Kendinizi ortaçağda yaşayan bir şövalye ya da prenses falan hissediyorsunuz. Rüzgarın uğultusu, kale-kentin dar arnavut kaldırımlı sokaklarında insana sürreal bir his veriyor. Yüzyıllar öncesindeymiş gibi uyuduk..

 
Dördüncü sabah, İspanya'ya geçtik ve sadece 2 saat ötedeki bu "bir başka ülke"nin 1 saat ileride olabileceği hiç aklımıza gelmediği için, Caceres kentinde akşama dek saatimizi ayarlamadan, ülkedeki siesta zamanının ne kadar erken başladığına şaşırıp kalarak geçirdik. İspanya'da öğlen saat 1'den 5'e kadar siesta zamanı, tüm dükkanlar kapalı oluyor, sokaklar bomboş, insanlar efil efil uçuşan tül perdelerin gerisinde öğle uykusuna yatmış ya da tapas barlarında bira eşliğinde ufak tefek birşeyler atıştırıyor olurlar. İspanyol ekonomisinin bu 4 saatlik tembellikten mi tepetaklak çakıldığını düşünmeden edemiyor insan. 5 gibi sokaklar yine dolar taşar ve insanlar saat 9'dan 10'dan önce akşam yemeğine oturmazlar. Tembel güzel Caceres'ten sonraki durağımız, Molinos de Fuerteheridos adında, büyük ihtimal bizden başka yabancı turist görmemiş ufacık tefecik bir köy oldu. O kadar doğal, o kadar İspanyol, o kadar güzeldi ki.. Kaldığımız köy evinin şöminesi çıtır çıtır yandı, yoldan aldığımız 5kg'lık portakal sepetindeki sulu ve tatlı portakallarla, aromalı yerel şarapla, kavrulmuş bademle tıka basa doyduk. Ufacık köyün meydanında tek kelime İngilizce konuşmayan köy yaşlılarıyla tarzanca sohbetlere daldık, önümüze getirilen bir tepsi ızgara balık ve salataya yumulduk ve muhteşem bir gün geçirmiş olduk.

 
İspanya'daki ikinci durağımız Sevilla oldu. Sevgili kocam uzattığı sakallarını Sevilla berberine büyük bir cesaretle (!) teslim etme hayalleri kuruyordu aslında ama kentte bu isimde bir berber dükkanı bulamadığımız için bu planı suya düştü :) Sevilla'da eski merkezde kaldık ve yürüyerek katedrali, nehir kıyısını ve canlı meydanları gezdik. Tabii ki bol bol tapas yedik. Bölgede orman içinde özgürce dolaşarak sadece belli tür bir fıstıkla beslenen domuzların etinden yapılan özel bir pastırma üretiliyor, domuz eti sevenlere önerilir. Ayrıca benim tamamen karşı durduğum boğa güreşleri de ne yazık ki kültürün bir parçası, bu gösterilere de katılabilirsiniz. Yolda binlerce leyleği havada ve elektrik direkleri üzerine kurulu "aşk yuvalarında" görmek çok güzel bir tesadüf oldu. Hani çocuklara deriz ya "seni leylekler getirdi" diye, işte bu bebek yapım atölyeleri meğerse buradaymış, biz bulduk bebeklerin nereden geldiğini!


Sevilla'dan erken saatlerde ayrılarak, Huelva üzerinden tekrar Potekiz'e geçtik ve Algarve bölgesinin yaz aylarındaki en turistik kentlerinden biri olan Lagos'a vardık. Bahar aylarında sakin, sessiz bir balıkçı kenti olan Lagos'ta okyanusun kıyısında bembeyaz kumsalın hemen gerisinde yer alan Belmar tatil köyünde kalmanızı kesinlikle öneririm. Stüdyo daire olan odalar oldukça geniş, palmiyeli havuzun kıyısında kendi özel bahçe alanınız ve devasa boyutlarda bir jakuzi var. Tüm gün kumsalda yürüyüş yapmak, güneşlenmek, bol bol kitap okumak, gece de Lagos meydanına inip binlerce minik balıkçı dükkanından birine dalıp taze balıkları mideye indirmek yapabileceğiniz en keyifli aktiviteler.


Lagos'tan sonraki durak yine bir ortaçağ güzeli Evora oldu. Hükümet tarafından eski bir manastırın restore edilip otele çevrilmiş hali olan Pousada denen konaklama sisteminde kalıyoruz. Odamızın kapısında "Hücre 120" yazıyor, ancak bir rahibenin tıklım tıkış yaşayabileceği denli küçük, basık ama bir o kadar beyaz, temiz, yüksek tavanlı ve tarih kokan bir yer. Odaları çevreleyen sonsuz koridorlarda asılı çarmıha gerilmiş İsa ya da kurtların parçaladığı kuzu tasvirleri arasında rüzgar ya da eski ruhların sesleri dolaşıyor, gece şömine kenarında diğer insanların sıcaklığını arıyorsunuz. Ama otel yönetiminin canlı ve neşeli hali bu ürkütücü ortaçağ manastırını büyülü bir mekana çeviriyor. Özellikle banyodaki ayaklı klasik küvete bayıldım, köpük köpük yapıp bir saat kadar içinden çıkmadım!


Ve Lizbon! Portekiz'in kaotik, gürültücü ve güzel başkenti! Kıpkırmızı köprüsünden geçerek şehre girerken, ben kendimi İstanbul'da, Boğaziçi Köprüsü'nde Asya'dan Avrupa'ya geçermiş gibi hissettim. Bir şehir başka bir şehre bu kadar mı benzer! Boğazın iki yakası gibi Tejo nehrinin iki yakası, evleri, ağaçları, sokakları.. Lizbon son derece dağlık tepelik bir kent ve bizim kaldığımız merkez Alfamo bölgesine araçla girmek intihar etmek anlamına geliyor. Arabayı hemen kaldığımız pansiyonun önerisiyle bir kilisenin bahçesine park ettik ve otopark mafyasının kirli elini bu kutsal mekana uzatmayacağını umarak kendimizi daracık arnavut kaldırımlı sokaklara attık. O daracık sokaklarda bir de sapsarı tramvay işliyor, hem de ne işlemek. Yokuş, iniş demiyor, basıyor gaza.. Lizbon inanılmaz fotoğrafik bir kent, kendinizi kaybedebilir ve klasik kedi-çocuk-ihtiyar fotoları yanında bir de rengarenk fayanslarla kaplı ışıltılı Portekiz evlerinin binlerce fotoğrafını çekebilirsiniz. Kent çok yokuş ama yürümek inanılmaz keyifli, yorulunca da tramvaya atlayıveriyorsunuz zaten. Alfamo'dan çıkıp Baixa, Rossio bölgelerini yürümenizi ve akşamı canlı Bairro Alto'nun barlar sokağında sonlandırmanızı öneririm. Bizim Antony Bourdain'de gördüğümüz tamamen yerel halkın tercihi ufak ama tıklım tıklım "A Tasca do Chico"da kırmızı şarap eşliğinde Fado dinlemek ise kesinlikle kaçırılmaması gereken bir deneyim. Ama rezervasyon yaptırın ve 8.30'da masada yerinizi alın! Fado, Portekiz kadınlarının deniz seferlerine gidip de dönmeyen kocaları için yaktıkları ağıtlar olduğu için o yanık sesler insanın içini dağlıyor ama muhteşem bir deneyim yaşatıyor.


Lizbon'a 1 saat uzaklıktaki mesire alanı Sintra'ya mutlaka bir yarım gün ayırmalısınız. Rüya gibi bir kasaba. Sık ağaçların ortasına kurulu ortaçağ şatoları ve hala içinde ailelerin yaşadığı daha mazbut şatomsu evler, bir sürü turist ıvır zıvırının satıldığı dükkanlar ve tabii ki bölgenin ünlü Nata pastasının en güzel örneklerinin bulunacağı pastaneler.. Portekiz'de sabah kahvaltıda şekerli pasta türü poğaçalarla kahve, akşam ise Cod balığı yanında haşlanmış sebzeler klasik yemek. Bu ikisini sevmiyorsanız (benim gibi sabah peynirdir süttür arıyorsanız) beslenme açısından işiniz zor. Sintra'dan öğlen ayrılarak, bir başka ortaçağ güzeli - her biri sanki birbirinden daha güzeli - Obidos'a vardık. Kale içinde tamamen yürüyerek gezilebilen bir kent bu. Son derece turistik ama kentin en tepesindeki surların dibinde sakin sessiz ve bol rüzgarlı bir kahve evi bulunca dünyalar bizim oldu. Surlara minder atmışlar, otur, kenti tepeden izle. Bir de Obidos'un bir diğer özelliği vişne likörü ve çikolatanın genel merkezi olması. Sokaklarda bu ikiliyi bolca tadabilir ve beğenirseniz satın alabilirsiniz.


Obidos'tan ayrılıp 2 saat sonra Atlas Okyanusu'nun kıyısına, geçenlerde haberlere dahi konu olan 30mt'lik dalgaların üstünde sörf yapılan Nazare kentine vardık. Bizim niyetimiz bu buz gibi devasa dalgaları kucaklamak olmasa da tepelerinden bakmak, kokusunu içimize çekmek. Bunun için okyanusun kenarındaki kentin üst yakasına, falezlerin tepesine çıkmanız gerekiyor. Neyse ki teleferik sistemiyle çalışan bir asansör var. Asansörle tepeye çıkıp yarım saat falez üstlerinde yürüyerek şehrin kıyısındaki fenere varıyorsunuz (arabayla da gidiliyor ama yürümek çok daha keyifli tabii). Falez tepelerinde dolaşıp, dalgaların hemen üstünde heyecanlı vertigolu anlar yaşamak muhteşem! İnsan "Dünya harika bir gezegen!" diye haykırmak istiyor (yaptım da ben dayanamayıp). Bu Portekiz'deki son günümüz olduğu için, okyanus kıyısında romantik bir akşam yemeği (tabii ki balık, 15 gün boyunca balık ve deniz ürünü dışında birşey yemedim mmm harikaydı) ile günü bitirdik ve yatağımızdan dev okyanus dalgalarını izleyerek ve dinleyerek uykuya daldık.

Turizm mevsimi tam başlamadığı için, fiyatlar bahar aylarında çok uygun. Günlüğü 8 Euro'dan (!evet!) araba kiralayabiliyor, şarapçılıkla geçimini sağlayan köylerin bağ evlerinde, ortaçağdan kalma kale surlarıyla çevrili kasabaların restore edilerek beş yıldızlı pousada'lara çevrilmiş lüks odalarında, taş manastırların tarih kokan, geceleri tuhaf uğultularla dolan yüksek tavanlı odalarında ya da yatağınızdan okyanusun dev dalgalarını izleyebileceğiniz tatil evlerinde çift kişi kahvaltı dahil 40-60 Euro'ya konaklayabiliyor, kaliteli ve leziz Portekiz şaraplarını, bir klanı doyuracak miktarlarda hazırlanan çeşit çeşit balık ve deniz mahsülünü cüzi fiyatlara tadabiliyor, Avrupa'nın konforunda, Akdeniz'in sıcak tavrı ve misafirperverliğinde rahatça seyahat edebiliyorsunuz. Yaz aylarının yapış yapış sıcağı ve kalabalığı bastırmadan gidin, zeytinlikler, portakal ve limon ağaçları içindeki Portekiz ve İspanya'nın keyfini çıkartın derim!

Ceren Musaağaoğlu Schubert - Mart, 2013.
(c) Yazı ve fotoğrafların izin alınmadan kullanılması yasaktır ve kanuni yaptırımlara tabiidir.

22 Ocak 2013 Salı

Pongau, Avusturya

Kış aylarına tat katan, hiç kuşkusuz tüm doğayı "bem"beyaza bürüyen pofuduk kar ve üzerinde icra edilen spor ve oyunlar. Avusturya, kış sporları denince akla gelen ülkelerin başında yer alıyor ve biraz araştırıldığında, her cebe uygun kayak ve tatil merkezleri bulunabiliyor. Benim gibi 5 yıldızlı, bol süslemeli, fazla profesyonel ve dolayısıyla kaçınılmaz olarak soğuk mizaçlı tatilleri sevmiyorsanız; size Avusturya'nın sevimli bir köşesini önereceğim: Pongau.

Pongau bölgesi çok turistik bir kent olan Salzburg'a çok yakın, dolayısıyla ülkenin "en güzel" dağlarının bulunuduğu batı tarafında yer alıyor. Almanya'nın Münih kentine araba ile sadece 2,5 saat uzakta bulunuşu, genellikle aileler tarafından işletilen dağ yamaçlarına kurulu butik otel ve pansiyonların bol oluşu, yazın tırmanış ve doğa yürüyüşleri, kışınsa kayak ve termal banyo imkanları ile kalabalıktan kaçan ama kişiye özel, muhteşem bir tatil ya da haftasonu kaçamağı yapmak isteyen gezginler için bire bir! Bu haftasonu 3 günlük bir kaçamak yaptık ve Pongau'ya aşık olup döndük. İşte size "şu üç günlük dünyada, üç günlük bir Pongau" seyahat programı önerim:

Cumartesi sabah erkenden Münih'ten Salzburg'a doğru yola koyulduk. Erken çıkmak önemli, çünkü kış aylarında haftasonu Münih'lilerin neredeyse tamamı dağlara koşuyor. Alplere bu kadar yakın olan bu kentte insanlar neredeyse yürümeyi öğrenmeden kayak yapmayı öğrendikleri için; dağlara kavuşmak sabah erkenden trafik çilesini göğüslemek anlamına geliyor. 2,5-3 saatlik akıcı trafikle Salzburg üzerinden Pongau bölgesine vardık. Yol üzerinde Almanya sınırlarına dahil bulunan Berchesgaden Ulusal Parkı görülmeye değer, özellikle yaz aylarında parkın içinde bulunan ve dik yamaçların turkuaz suyla buluştuğu Königssee muhteşem oluyor. Kamp yapma ve yürüyüş imkanı olan göl çevresinde, buz gibi suya aldırmazsanız yaz aylarında yüzebilirsiniz de.

Bu mevsimde bembeyaz bir örtüyle kaplı olan ve üç-beş turistik ıvır zıvır satan dükkan dışında derin uykuda bulunan Königssee'ye kısa bir bakış attıktan sonra, Avusturya Alplerinin kıvrımlı geçitleri arasında yüksele alçala, yer yer bulutların içine girip çıkarak, manzaraya hayran kalarak, Altenmarkt kasabasına vardık. Pongau bölgesinin en büyük özelliği, tüm bu mini mini kasabaların kış sporları ve dünya çapındaki müsabakalara ev sahipliği yapacak özellikteki kayak, atlama, puz pateni, hokey gibi spor alanlarına sahip olmaları. Yani bizdeki ufacık köyleri düşünün ve hepsine dünya standartlarında işlev veren birer kayak merkezi ekleyin! Bazılarında 5 yıldızlı, içinde spa bulunan işletmeler de bulunuyor ama asıl güzel olan, kendi kayak pistleri bulunan (ki bu pistlerin uzunluğu bazen 20 km'yi buluyor, pansiyonun kayak pisti deyip de geçmeyin sakın!) aile işletmesi ufak pansiyonlar. Bu bölgede de bunlara Almanya'da olduğu gibi "ALM" ya da "HÜTTE" yani kulübe deniyor, genellikle 2-3 katlı, tamamen ahşap ama her tür konfora sahip köy evleri bunlar ve işleten aile aynı zamanda çiftçilik ve hayvancılıkla da uğraştığı için, genellikle tamamen organik, taze gıdalar sunuyorlar size. Bizim kaldığımız hütte "Habersatt" isminde, dağın 1200mt yükseğinde bulunan ve dolayısıyla tüm vadiyi ayaklarımızın altına seren, şirin mi şirin, 10 odalı bir aile işletmesiydi. Bizim dışımızda 3 misafir aile daha vardı ve hepimize ayrı özel ilgi göstermeyi başardılar. İşletme dağın tepesinde gizli biryerlerde olduğu için, daracık ve karla kaplı bir yoldan ulaşılıyor, kışın zincir takmak şart. Ana binanın yan tarafında bir ahır, bir ağıl, soğuğa aldırış etmeyen bir ev kedisi ve yaz aylarında kendiniz toplayabileceğiniz sebzelerin bulunduğu bir bahçe var. Çocuklu aileler için de güzel bir seçenek. Tertemiz, sıcacık, gıcır gıcır bir tahta ev. Hele ana yemek salonunda bulunan fırın-şömine'yi aklımdan çıkartamıyorum!

Kayak yapmayı sevenler için, tam gün ve tam gece (evet yanlış duymadınız, gece kayabilmek için aydınlatılmış pistler bulunuyor Pongau'da) altiviteler sürüyor. Çocuklar için kızaklar var. Kayaktan gelip yorgun kasları dinlendirmek için en ideali Altenmarkt kasabasında bulunan Spa. 34-35 dereceye ısıtılmı,ş bol mineralli, Alplerin tepelerinden gelen sular içinde oturup camlardan dağları, kayak yapanları izlemenin keyfini mutlaka çıkartın derim.

Yaz aylarında, kayak imkanı olmadığında bol bol yürüyüş ve tırmanma imkanı sunuyor bölge. Ayrıca Altenmarkt kasabasından çıkıp tam bir daire yaparak 4 saatte geri dönebileceğiniz harika bir arabalı gezi rotası da var. Buna göre, ilk olarak Eben yönünden kuzeye, Lammertal geçidine devam etmeli ve Lueg geçidinden doğuya doğru Hallstadt kasabasına ulaşmalısınız. Bu kasaba, Hallstattersee (gölü)nün kıyısında tamamen geleneksel evler ve turistik kafe ve otellerden oluşan daracık bir göl kasabası. Sürreal bir güzelliği var. Fakat Hallstadt'ta evlerden daha çok dikkatinizi Çinli turistler çekecek! Kasabada çekik göz olmayan azınlık içinde bulacaksınız kendinizi ve "nasıl yani?" diyeceksiniz. Çinlilerin taaa Çinden kalkıp bu kasabayı ziyaret etmelerinin tek nedeni var: 10 sene önce bu kasabayı Çin'e birebir kopyalamışlar!!! Ciddiyim. Kasabaya gelen cin fikirli bir şehircilik uzmanı, eve dönünce gördüğü ve hayran kaldığı bu kasabayı birebir kopyalamış! Şu an Hallstadt'ın Çin'de birebir çin-işi kopyası var! Neden? Kimse bir anlam veremiyor...

Hallstadt'tan çıkıp doğuya devam ederseniz, kimselerin bilmediği Pürgg kasabasına ulaşacaksınız. Bu kasaba, tam ortaçağdan kalma gibi, dağın bir tepesinde yalnız ve ıssız bir şekilde duruyor ve kış aylarında pek bir hareketlilik yok. Ama yaz aylarında muhteşem bir dağ-orman manzarası ve tamamen geleneksel kulübe evlerle size Heidi'nin köyünü hatırlatacak. Bira ya da kahve molası için ideal! Köyü çok severseniz, yazın açık olan bir de kulübe-pansiyonu bulunuyor.

Pürgg'den yine batıya dönen yol, sizi kıvrım kıvrım Altenmarkt kasabasına geri ulaştıracak. Kasabada Avusturya mutfağının en güzel örneği olan Şnitzeli mutlaka tatmalısınız, bir hatırlatma: Avusturya'da geleneksel Şnitzel yanında haşlanmış sirkeli patates ile servis ediliyor, bunun yerine kızarmış patates isterseniz belirtmeniz lazım! Bu yemeği hazmedebilmek için gece kayağını ya da pırıl pırıl yıldızların ve halesinin büyüklüğüne şaşıp kalacağınız ayın altında, kar içinde pof pof bir gece yürüyüşünü tavsiye ederim!

Bol kayak, termal havuz, yürüyüş ve gastronomik tatlar deneyimimizden sonra, yine geldiğimiz gibi kürkçü dükkanımıza döndük ama Pongau'nun tadı da damağımızda kaldı doğrusu!