26 Ağustos 2010 Perşembe

Hindistan-I: Delhi, Agra ve Genel Hava


Üniversite yıllarımın büyük kısmını gitme hayalleri kurarak geçirdiğim, beni hem heyecanlandıran, hem korkutan, ama en çok da renkleri ve kokusunu bile duymadan büyüleyen Hindistan'a, 2004 yılının Şubat ve Mart aylarında yaptığım gezileri nasıl oldu da blog'uma bu kadar geç işleyebildim, bilmiyorum. Şaşkınlık ve vakitsizlik, biraz da karman çorman Bollywood filmini aratmayan notlarımı birtürlü toparlayamamak. Tembelliğime kılıf aramayalım, sonunda yazıyorum!

Hindistan koccccaman bir ülke (dünyanın 7. büyük, 2. en kalabalık ülkesi), kuzeyi ile güneyi, doğusuyla batısı ekonomik, kültürel, sosyal ve demografik açıdan birbirinden çok farklı! Bu yazımda, ilk olarak kuzey bölgeleri ele alacağım.

Hindistan bir çok alanda en'lerde; nüfus, coğrafi alan, ekonomi.. Aynı zamanda da en fakir halkın, en zor koşullarda yaşadığı ülkelerden biri. Başkent Yeni Delhi'ye İstanbul'dan karlı bir Şubat sabahı 1 gün rötarla çalkantılı, 7 saatlik bir uçuş sonrasında vardık ve bizi sarmalayan sıcak hava, kokular, renkler ve görüntülerle mest olduk. Yeni Delhi'de, sakin bir şekilde geviş getiren ineklerin arasında bindiğiniz motorlu triportör (tuktuk)la yol alırken, insanların gerçekten de sokakta doğup sokakta öldüğünü görüyorsunuz. Birçok Bollywood filminde görülen ihtişam, zenginlik ve dans, sokaklarda fakirlik, hastalık, umutsuzlukla yer değiştirmiş. Gerçek Hindistan bu, banliyölerde geçen bir hayat. İlk günün şoku, biraz üzüntüye ve tüm fakirlere sadaka dağıtmaya varıyor; fakat Hindistan'da geçen iki aydan sonra, dönüş yolunda gözlerinizde farklı bir anlamla, çok daha farklı bir Hindistan'a bakıyorsunuz. Ben size bu Hindistan'ı anlatacağım, çünkü fakirlik heryerde ve insanlar bu şartlarda şükretmeyi ve mutlu olmayı yakalayabilmişler.

Yeni Delhi'ye öksüre öksüre, ağır bir griple vardım ve 2 ay boyunca hastalıktan kurtulamadım. Hiçbiryerimde birşey yoksa bile devamlı boğazım ağrıdı durdu. Önerildiği halde, yanımıza aldığımız sıtmaya karşı ilaçları, depresyon belirtilerine neden olduğu için kullanmadık. fakat daha tehlikeli hastalıklar için (sarı humma, çeşitli menenjitler) gitmeden önce bir seyahat doktoruna görünmekte ve aşıları olmakta fayda var. Seyyar cibinliğimiz, çeşitli sinek kovucular ve kapalı şile bezi kıyafetler kullanmak gezi sırasında bize yeterli oldu. Musluk suyu, buzlu içecekler, sokak arası satıcılarından uzak durmak, meyve-sebzeyi soyarak yemek de doğu ülkelerinde hayat kurtaran önlemler. Yine de 2 ay boyunca birkaç mide sorunu, ishal ve sıcak çarpması yaşadık, bundan kaçış yok. Yerel halkın bulduğu yerel çözümlere güvenmek lazım.

İlk güzel süpriz, Delhi'deki ufak ama rahat otelimizin (adı şanlı Broadway Hotel) resepsiyonistinin yolladığı naneli-kekikli çaydı ve beni Rajastan'a kadar zımba gibi ayağa dikti. O gazla hemen Jama Camii'ni, yerel pazarları, RedFort'u ve Connaught Palace'i gezdik. Aralarda tuktuk ya da rickshaw denen motorize tripodları kullanmak çok heyecanlı ve eğlenceli, ayrıca ucuz bir yöntem. Delhi'den Agra'ya Taj Expres ile 2.5 saatte varılıyor ve Şah Cihan'ın karısı Mümtaz Sultan'ın ölümünden sonra yaptırdığı o şahaseri, Tac Mahal'i gördük. Bahçesinde gezmek, rüzgarı dinlemek, mermerin ılığında kıpkırmızı güneşi batırmak muhteşem tecrübeler. Ayrıca asit erozyonunun önlenmesi için 11.000m2'lik alana motorlu taşıt sokulmuyor ve bu da Hindistan'ın ortasında mis gibi havası olan tertemiz ve sakin bir "kurtarılmış bölge" ye sahip olmayı sağlıyor. Ayrıca mermerler şimdilerde kimyasal sıvılarla temizleniyor ve korunuyor. Hintliler tarihi ve doğal güzellikleriyle gurur duyuyor ve korumayı biliyorlar.

Hintliler çok gururlu, tarihleri ve kimlikleriyle övünen bir halk. Kendilerine özgü alınganlıkları ve neşeleri var. Adetlerini öğrenmek, yerel halktan bir iki kelime kapmaya çalışmak, güleryüzlü olmak ve insanlara güvenmek size çok kapılar açar. Sizi Japon sanabilecek derecedeki saflıkları, sokağın ortasına kaka yapabilecek kadar doğal yaşamları, acil durumlarda tuvalet kağıdını 10 katına satabilecek kadar kurnazlıkları.. Bunların hepsi bir ömür boyu belleğinizde kalacaktır.

Hindistan'ı yaşamak, koklamak, dinlemek, tad almak demek. Birbirinden keskin baharatları, lezzetli yemekleri, heryeri çiçeklerle süslemeleri, içilen çaylar, sıkılan eller, gülümseyen gözler.. Sadece fotoğraf makinası değil, ses kayıt makinası da götürmeniz gereken ülkelerden, Hindistan. Çok ucuza, çok güzel yaşayabileceğiniz; aynı zamanda çok büyük paralar harcayarak perişan olabileceğiniz biryer. Azla yetinebilen, eve dönerken yanında yeni dostlukları, hatıraları ve fotoğraflarını taşımaktan başka birşey beklemeyen, hayata gülümseyerek bakabilen ve dakik-düzenli yaşamı elinin tersiyle itebilen seyyahlar için muhteşem bir ülke. Yeni tecrübelere açık olmak, trafiğin en kopma noktasında bile sakinliği, sükuneti korumak, gördüklerini gerçekten o anda yaşamak ve tarafsız şekilde hafızaya atabilmek, dilencileri, hırsızları ve hastalarıyla bir ülkeyi kabul edebilmek ve sevebilmek, Hindistan'a gitmenin ve gittiğinde de güzel vakit geçirebilmenin temel koşulları, olmazsa olmazları..

Ceren Musaağaoğlu - 2010.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder