10 Mart 2010 Çarşamba

Maldivler


Yeryüzündeki cennetler diye klişe bir laf vardır ya, işte orası Maldivler! Turkuaz, mavi ve yeşilin her tonunu görebileceğiniz, tertemiz, berrak bir deniz.. Bembeyaz kumlar, kumlardan fışkıran ve yer yer denize doğru eğilmiş palmiyeler.. Palmiyelere sabitlenmiş hamaklar.. İçinizi bayacak sıklıkta ikram edilen hindistancevizi sütleri, mangolar, papayalar.. Deniz altının deniz üstünden daha hareketli yaşamı.. Bu tatil hiç bitmemeli dedirtecek kadar güzel geçen zaman. Hepsi ve daha fazlası: Maldivler!

Balayı destinasyonu kabul edilen bu güzel adalar topluluğuna, biricik çocukluk arkadaşım Burcu ile gittik ve balayı çiftlerinin arasında, hatta sanırım onlardan bile daha güzel bir tatil geçirdik. İstanbul'dan Air Arabia'nın Dubai ve Colombo aktarmalı, "Allahu Ekber!" nidalarıyla başlayan enteresan ve ucuz bir uçuşu var. Devamlı surette ileri ve geri alınan saatler ve havaalanlarında harcanan yitik zamanlar sayesinde zaten Male'ye vardığınızda zaman ve mekan kavramınızı çoktan yitirmiş bulunuyorsunuz. Male havaalanı her tür uçuş korkusundan sıyrılmak isteyenler için tasarlanmış, adanın ufacık pistine B.777 ile yapılan her iniş ayrı bir macera: "sağa baktım deniz, sola baktım deniz, e bu uçak nereye inecek?"

Male'den adalara hızlı tekne seferleri düzenleniyor, biz de yaklaşık 10-15 kişilik bir tekneyle püfür püfür bir 60dk sonrasında cennet adamıza vardık. Adamız "Lankanfinolhu" yerel dilde zaten cennet demekmiş, 1km x 600mt genişliğinde kısmen irice ama üzerinde tek bir işletmenin bulunduğu bir ada burası. Binalar eko-turizm anlayışıyla yapılmış, bahçeler geniş, kimsenin kimseyle alakası yok, önümüz deniz, banyomuz açık-hava, kısacası keyfimiz yerinde!

Kaldığımız 5 gün boyunca adada her sabah erkenden uyandık, mükellef kahvaltımızı yaptık, denize girdik, dalışa gittik, denize girdik, havuza girdik, denize girdik, dalışa gittik, akşam güneş batarken yürüyüşe çıktık, denize girdik, yemek yedik, denize girdik.. Kısacası yüzgeç ve solungaçlarımız çıkana dek sulu ortamlarda bulunduk. Hayatımın en güzel dalışlarından birkaçını yaptım; yavru köpekbalıkları, stingrayler, mantalar, mercan balıkları, parrot fish, orange strip tiger, unicorn fish, banner fish ve bol sayıda deniz kaplumbağası ile haşır neşir oldum.

Akşamları Burcu'cuğumla yürüyüşe çıkmak ve kumsalda çıplak ayak ve uçuşan tüller içinde evlenen çiftleri izlemek gibi aktivitelerin yanı sıra gece geç saatlere kadar süren yastık sohbetlerinin de keyfine diyecek yoktu! Kısacası; Maldivler balayı çiftleri kadar, deniz ve güneş aşıklarını da mutlu etmeye kadir! Yeter ki hamakta geçireceğiniz saatler için yanınızda bol bol kitap, akşam sadece 1 saat beliren ama sizi haşat etmeye yeterli sivrisinekler için sinek kovucu ve coconut milkshake için midenizde bol bol yer olsun!

Sri Lanka


Sri Lanka'da Maldivler dönüşünde sadece 1 gün kalabildim ama bu kadarcık sürede bile başkent Colombo'nun altını üstüne getirdik diyebilirim. En kısa zamanda geri gelmeyi ve daha uzun kalmayı istiyorum bu güler yüzlü ada-ülkede!

Hindu ve Budist tapınaklarının arasında şarkı söyleyen, dua eden, temiz, rengarenk, mütevazı ama süslü giysilerine bürünmüş birsürü insancık. Hepsi de gülümsüyor. Ülkenin ekonomisi tamamen çay, doğal taşlar ve fildişine bağlı. Sonuncusunun kullanımı ve ticareti ekolojik sebeplerle gittikçe azalıyor ve son derece yerinde ve zamanında alınan önlemler ve akıllı politik ve ekolojik girişimlerle ülke dışına çıkarılması yasak. Yine de ne yazık ki fildişi eşyaları her köşe başında görmek mümkün.

Colombo'da gece tek başınıza yürüyüş yapmak önerilmiyor. Hilton bence bölgedeki en güzel otel, özellikle açık alanda palmiyeler arasında bulunan ve gece geç saate kadar açık olan havuzu sıcak ve nemli iklimde insanı ferahlatıyor. Güzel bir yemek ve sonrasında mışıl mışıl uyku öncesi, Colombo'daki "1 gün"cüğümü bu güzel havuzda noktalıyorum. Sri Lanka; ya da "Güler Yüzlü İnsanların Ülkesi", tekrar ve uzun uzun kalmak için geleceğim!

Dubai


Bir haftasonuna sığdırılabilecek bir silikon-kent burası. Dünyanın EN yükseği, EN pahalısı, EN rüküşü, kısacası bir çok EN'i bu kentte. Yapay, özenti, gereksiz, ruhu olmayan, alışveriş cenneti, aqua-park'ı ve akvaryumu ile kalbimi fetheden bir kent bu. Yinede, görülmeye değer.. Özellikle uzun yola giderken, bir nefes almak, ayakları dinlendirmek, kitch müzesi ayarında bir haftasonu deneyimi yaşamak isteyenler için.

Dubai'de kendinizi alışverişin dibine vurabilir, 45 derece sıcağa inat 18 dereceye kadar soğutulan mağazalarda üşütebilir, serinleyemediğiniz ama Burj El Arab'ın güzel mimarisini izleyebileceğiniz denize girebilir, sadece yabancılara açık, gizli otel barlarında (ki bunların en güzeli de Burj manzaralı Bahri Bar'dır) kokteylinizi yudumlayabilir, yerel halkla kaynaşıp her tür uyuşturucu ve içkinin bulunabildiği parti gecelerine akabilir, ya da Jumeriah Beach Hotel'in içindeki akıllara zarar Atlantis Aquapark'ta kazara kopan bikininizin üstünü ya da topyekün kendinizi kaybedebilirsiniz.

Dubai'de kültür, sanat ya da her aklı selim insanın yapacağı gibi kent parkında serin bir akşam üzeri sakin sakin kitabınızı okumak gibi durumlare erişim söz konusu değil. Burda cebi bol para görmüş, zevksizlik abidesi binalara dehşetle karışık bir hayranlık beslenebilir ya da eski süsü verilmiş kentte (tarihi MS 1975lere uzanıyor)güzel bir gece yürüyüşü yapabilirsiniz.

Yemek ve bilimum sosyal aktiviteler bu kentte Burj Uman, Mall of Emirates ve benzeri alışveriş merkezleri ile sınırlı, Araplar batılılarla kaynaşma heveslisi değiller ve erkek turistler için kadınlara bakmak, dokunmak ve konuşmak hapis cezasına varan yaptırımlar içeriyor.

Dubai: Altın kakmalı oteller, altın bilezikler, altın dişler.. İçi helyum dolu renkli bir balon kadar süslü ve anlamsız bir kent-ülke.
Ceren Musaagaoglu - 25 Eylul, 2008

Tunus


Aralık güneşinin ayazı kıramadığı bir Aralık akşamında Kartaca Havaalanı'nda başlayan ve 1 hafta süren 4x4 safari maceramızda iz bırakanlar; çölün tozlu dumanı, yüzlerce yılın biriktirdiği kültür mirası, baharat kokuları ve hurmanın ballı tadı.. Jipler Tunus'u tanımak için ideal, çünkü görülecek yerlerin hemen hepsi off-road sürüş gerektiriyor. Kışın ortasında bu maceraya atılmak oldukça akıllıca, çünkü hafif bir mont ısınmak için yeterli, uzun uzun yürümek içinse birebir.

Safarimiz deniz kıyısındaki Soussa kentinde başlıyor. Soussa'nın Medinat'ında (eski kent) sokaklarda biraz yürümek ve gören gözlerle etrafı ve insanları izlemek lazım. Hemen yakındaki antik kent El Jem'deki amfitiyatro'ya girdiğinizde, esen rüzgarın uğultusu ve unutulmuşluk-terkedilmişlik arası bir his sizi kuşatıyor. Aynı zamanda, dünyanın tüm çöllerinde kış mevsiminde güneş batışı anında da hissedilen bir histir bu: sessizce, ben gidiyorum diyen güneş.

Kıvrımlı dağ yollarında, bitki örtüsünün gittikçe seyrelip yerini kumluk alanlara bıraktığı uzun bir günün ardından, güneşin son ışıkları ile yıldız savaşları filminin çekildiği Matmata'ya vardık. Çölde geceler serin, Matmata'nın kendine özgü mağara evlerinde rüzgar ve soğuk fazla hissedilmiyor ama dışarıya çıktığınız anda parmaklar uyuşmaya başlıyor. Matmata'da yüzyıllardır bu mağara evlerde yaşayan insanlar var; bebekler açık alanlarda, üstünde otlu lahana çorbasının kaynatıldığı ateşin başında uyutuluyor, emziriliyor. Yaşam döngüsü yavaş ilerliyor, düşünmek içinse ideal. Sabah erkenden kalkın, güneş doğarken kum tepelerinden birine oturun, termosta sıcak çay, üstünüze sarılı bir pike, keçilerin çıngıraklarını, rüzgarın hafifleyen uğultusunu dinleyin. Daha dünya uyanmadan. Çöl bu.

Ertesi gün; tuz gölünün izlerini taşıyan, kilometrelerce uzayıp giden çöl kenti Douz'u geçerek, "hiçbiryer"in tam merkezine kurulu Berberi çadırlarındaki çay ikramları ve deve üstünde kum çöllerinde gezinti yapmak için verilen sayısız moladan sonra, akşama doğru Tozeur'a vardık. Chott El Jerid'deki çöl gülleri, tuzlu su birikintileri, ışığın neden olduğu oyunlar, sonsuz bir okyanus gibi parlayan serap ertesi güne damgasını vurdu. Çölde zaman öyle ağır ki, günler önemini yitiriyor.
Tozeur yine büyük bir kent, ama yorgun bir kent. Takı ve baharat pazarları gezilmeye değer. Yaşadığımız kayıp ve yitirilmişlik hissini, fransız mutfağı esintileri taşıyan bir lokantada deniz ürünleri ve şarap ile yıkadık. Ertesi gün Org El Jemel çölündeyiz, İngiliz hasta ve yıldız savaşları burada çekilmiş.

Safarinin en güzel anını Chebika bölgesinde yaşadım. Koyu bir kahvenin verdiği enerjiyle, Jipten indik ve Tamerza bölgesindeki vadileri, ufak şelaleleri yürüyerek gezdik, bol bol tırmandık, ayağımız kaydı, inanılmaz fotolar çektik. Hava o kadar güzel, serin ama güneşliydi ki, bu yürüyüş hiç bitmesin istedim! Doğaya karışmak..
Gün boyu sürüş keyfi ile Metlaoui, Gafsa, Jilma ve Kairouan kasabalarını geçtik. Bu sonuncusu islamiyetin afrikaya ilk geliş noktası olarak biliniyor ama biraz fazla batıda değil mi?!? Kentte Okba Camii'ni sadece dıştan görmek mümkün, çünkü müslüman dahi olsan, caminin içine turist alınmıyor. Tunusta bazı bölgelerde bağnazlık diz boyu. Kadın olarak camiye girmek bu ülkede pek hoş karşılanmıyor. Tesettürlü değilseniz pek de kibar olmayan şekillerde dışarı yollanıyorsunuz. Hoşgörü burada İslam Dininin bir vecibesi değil.

Uzun ve tozlu bir maceranın sonunda Hammamet'e ulaşıyoruz. Hammamet, Tunus'un deniz turizmine imza atan kenti. Kaldığımız otel avrupa standartlarında, kumsala 5dk uzaklıkta. Tabii ki sabah uyanır uyanmaz ilk işin denize koşmak oluyor, sonrasında marinayı geziyorum, kentin yavaş yavaş uyanışını izliyorum. Hammamet'ye dünyanın en büyük mozaik müzesi var ve görülmeye değer, daha sonra hemen yanındaki çarşıdan mozaik eserler satın alınabiliyor, tuhaf bir durum. Şehir merkezindeki ünlü Fransız kapısından geçilerek gezilen çarşıda hemen herşeyi bulabilirsiniz. Sadece turistik eşyalar değil, günlük yaşamdaki ihtiyaçlar da satılıyor. Ben 15dk sonra kaybolmayı başardım ama tanıştığım ve çatpat fransızca konuştuğum iki kadın bana tüm çarşıyı gezdirmekle kalmadılar, aynı zamanda akşam evlerine de davet ettiler. İnsanlar çok güleryüzlü. Dükkanda ayak üstü içilen sütlü kahve çok lezzetli.

Akşam şehrin takı ve hediyelik eşya merkezini görmek için, genel olarak Santorini havasının yaşandığı Sidi Bou Said bölgesine gittik. Bu kentte saatlerce kendinizi kaybedebilirsiniz ama en güzeli arnavut kaldırımlı sokaklarda, mavi beyaz evlerin arasında yürümek, pembe begonvillere hayran kalmak, liman manzarasına karşı oturup bir çay içmek ve bulabilirseniz hurma likörü almak.

Tunus: Benim için tüm bu kokuların, tadların çöl rüzgarında harmanlanmış hali..
Ceren Musaagaoglu - 14 Aralik 2008