15 Aralık 2009 Salı

Umman


Havaalanına doğru giderken şöförümüz gece kar beklendiğini söylüyor. Ocak ayındayız ve ben bir kaç saat sonra Arap Yarımadası’nın Güneydoğu ucunda, 25 derecelerde seyreden Umman’da olacağım.

Uçuş boyunca Umman’ın tarihini, coğrafi ve sosyal yapısını okuyorum. Türkiye kadar büyük yüzölçüme sahip bu ülke hakkında çok az şey biliyor olmam aslında tamamen benim suçum değil. Umman Sultanlığı 140 yıllık Portekiz egemenliğinden sonra 1648’de bağımsızlığını ilan etmiş, bir dönem Osmanlı’ya bağlı kalmış, kendi halinde, sakin ve barışçı bir krallık. Ete süte karışmayan, kendi yağında kavrulan, değerli madenler açısından fazla şansı olmayan bu ülkeye, belki de bu nedenle politik ve turistik ilgi kısıtlı. Toplamda 4 milyon insanın yaşadığı ülkeyi Sultan Quaboos Bin Said yönetmekte ve ismine tezat olarak, sosyal ve ekonomik alanlarda ülkeyi 1970’lerden bu yana kalkındırmakta. Standartların üzerinde inşa edilmiş otoyolları, komşu ülkelere oranla son derece ılımlı, güvenli ortamı, nazik ve gururlu halkı, okyanustan çöl turizmine dek uzanan doğal güzellikleri ile son birkaç yıldır Umman yabancı turizmin dikkatini çekmeye, klasik rotalardan sıkılan bağımsız turistlerin ilgi odağı olmaya başlamış.

Sabahın erken saatlerinde başkent Muscat’a varıyoruz. Halk çoktan kalkmış, işine gücüne başlamış. Günlerden Perşembe ve iki günlük haftasonu tatili akşam 6 gibi başlayacak. Bu nedenle, hemen kendimi caddelere atıyor ve Muscat’ın ünlü kapalı çarşısını, kordon boyunu geziyorum. Umman’da şehirlerarası toplu ulaşım olanakları az, fakat araba kiralamak ve benzin sudan ucuz. Tüm depoyu doldurmak 15-20 YTL gibi cüzi bir ücret tutuyor. Bu nedenle her yol koşulunda beni yalnız bırakmayacak bir 4X4 kiralıyorum. Satıcı, Sultan Quaboos’un temizlik konusuna çok önem verdiğini, bu nedenle Umman’da arabayı kirli tutmanın suç olduğunu önemle bildiriyor. Arabanın arkasına birkaç litre su atıyor ve yollara düşüyorum.

Cuma günü Muscat’a 3 saat uzaklıktaki Nizwa’da bir canlı hayvan pazarı kuruluyor. Dağlarda hayvan besiciliği yapan Umman’lıların yegane sosyalleşme ve alışveriş alanı olan bu pazar, fotoğraf çekmeyi sevenler için cennet. Etrafta turistin olmaması, bembeyaz elbiseleri ve takkeleriyle pazarlık eden erkekler, koşuşturan çocuklar, rengarenk yerel kıyafetlerine sarılı gülüşen kadınlar ve tüm bu gürültünün içinde sakince ot çiğneyen keçiler gerçekten görülmeye değer. Saat 12 ile 16 arasında Umman’da öğle tatili yaşandığı için, pazar erken kurulup öğleden önce dağılıyor. Pazar dağıldıktan sonra Nizwa’dan ayrılıp güneye doğru yola koyuluyorum. Hint Okyanusu’nun kıyısında bulunan Sur kentine gidişte, geçen yılki hortum nedeniyle otobanın yer yer su altında kaldığını, çalışmaların yapıldığını görüyoruz. Ara yollardan vadilere, küçük köylere sapmak inanılmaz bir keyif. Yol araca geçit verdiği kadar gidiyoruz, daha önce hiç turist görmeyen köylerde duruyoruz, çay ikramlarını kabul ediyoruz. Su birikintilerinde elimizi yüzümüzü yıkıyoruz, turkuaz vahalarda yüzüyoruz. Hangi Ummanlı ile karşılaşsak, aksanlı ama düzgün İngilizcesi ile: “Mevsimi olsa ağaçlarda hurmalar, meyveler olurdu, siz de toplardınız” diyor. Misafirperverlik had safhada. Arabistandayım, örtülü kadınların arasında hiç görülmemiş bir şey yapıyor, araba kullanıyorum. Hoşgörü had safhada: kimse yadırgamıyor, eller sallanıyor, gülümsüyorlar. Sur’a gidene dek bazen yol kenarında, bazen deniz kenarında çadır kuruyoruz ve kendimi hiç bu kadar güvenli hissetmemiştim diye düşünüyorum. Okyanus kıyısında kamp kurmak istiyorsanız, gelgite dikkat etmek gerekir. Zira gece dalgalarla uyanabilir ve şeytan minareleriyle aynı uyku tulumunu paylaştığınızı görebilirsiniz. Ülkede suç oranı çok az ve siz fazla göze batacak şekilde giyinmezseniz, davranmazsanız, kimse de sizi rahatsız etmiyor.

Sur kentine yakın Ras Al Jinz kentinde bir kampa yerleşiyorum ve saz kulübemde biraz dinlenip, pilav, humus ve salatadan oluşan doyurucu akşam yemeğimi yiyorum. Yakılan kamp ateşi etrafında diğer gezginlerle muhabbet edip sütlü çayımızı içerken, Umman’da fazla genç turist bulunmadığını düşünüyor ve bunu ülkede alkolün yasak olmasına ve gece hayatının da kamp ateşi etrafında çay içmekten ibaret oluşuna bağlıyorum. Elektriğin bulunmadığı kampta yıldızları izliyoruz ve muhabbet gittikçe keyifleniyor. Gece hepberaber jiplere atlanıp 5km ilerideki kumsala gidiyoruz. Milli kamp olan bu bölgede yeşil su kaplumbağaları yumurtalarını bırakıyor. Yumurtlama ve yavruların denize gidişini izlemek, sessiz ve ışıksız olmak, gerçek bir deneyim. Sabah kumsal ısınmadan yavruların denize ulaşması gerekiyor, aslında doğaya müdahale etmememiz gerektiğini biliyor, ama ters yöne giden birkaç yavruyu çaktırmadan denize taşıyor ve yengeçlerle martıları kovalıyoruz. Pişman değiliz, bu yavrular çok kıymetli.

Ertesi gün şans eseri yol kenarında deve yarışları düzenlendiğini görüyor ve tezahürat yapmak için iniyoruz. Yine muhteşem fotoğraflar, yine bir çok Ummanlı dost. Akşama yetişmemiz gereken bir randevu olduğu için yollara devam ediyoruz. Randevumuz: Çöl Kampı. Al Qabil kentindeki Areesh kampı kum tepelerinin üzerine kurulmuş saz çadırlardan oluşuyor. Elektrik ve sıcak su kısıtlı, yemekler bedevi çadırında yeniyor. İstendiğinde bedevilerle deve gezintisi, çölde çay, jiplerle safari, kum kayağı gibi aktiviteler yapılabiliyor. Ben kitabımı alıp kumtepelerine tırmanmayı ve yüksekten kampa bakmayı tercih ettim. Ocak ayında çöle yağmur serpiştiriyordu ve güneş o kadar yakmıyordu. Gerçekten keyifliydi.

Birkaç günlük bol kumlu ama bol rahatlamalı çöl keyfinden sonra yine arabama kavuşuyorum. Çöldeki yağmur arabayı kirletmiş, suyun kıymetli olduğu bu kentte arabayı yıkatmak depoyu doldurmaktan daha pahalı. Yasal olarak geçerli hale gelip yollara düşüyorum. Muscat’a geri dönüş sarı kum tepeleri ve kahverengi kayalıkların arasından geçerek 5 saat sürüyor ve yol çok keyifli. Muscat’tan Bandar Jissah kumsalındaki Oman Dive Center’a geçiyorum. Burası dalış yapanlar için tasarlanmış bir kamp. Fiyatları Avrupa standartlarında olsa da, kamp temel ihtiyaçlara uygun saz klübelerden, harika bir kumsaldan ve fonksiyonel bir dalış merkezinden oluşuyor. Tatilimin geri kalan iki gününü bu merkezde, mümkün olduğunca su altında geçiriyorum. Ocak ayında 25derece suda olmak gerçekten güzel, kaplumbağalar, yunuslar ve mercan resifleri de görülmeye değer.

Muscat’tan ayrılma vakti geliyor. Bir yolunu bulsam uzatacağım tatilimi, pasaport kontrolündeki polis de bunu anlamış olacak ki “Yine bekleriz” diyerek, gülümseyerek uğurluyor beni. Umman çölün ortasında bir vaha gibi. Henüz turizmin olumsuz etkilerinden nasibini almamış, güleryüzlü, misafirperver insanların yaşadığı bir çöl incisi. Sultan Qaboos önderliğinde modern bir havaya, ekonomik ve sosyal gelişmelere sahne olan Umman, onu değerlendirebilecek eko-turistlerini bekliyor.

Ceren Musaagaoglu - 2008

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder