9 Mart 2018 Cuma

Çocuklarla Karayipler seyahati

Karayipler denince aklımıza hemen Karayip Korsanları geliyor ve eminim bu yazıya "Çocukla Karayipler korsanları izlenir mi?" diye merak edip internette araştırma yapan anne babalar gelecek :) Karayip korsanları'na bilemem ama çocukla Karayipler'e gidilir.

Benimkiler biri 4 diğeri 1,5 olmak üzere ve her ikisi de doğduklarından beri "sırt çantalı gezgin". Yaşlarının bilmem kaç katı ülke gördüler ve bunların tamamı genellikle fazla seyahat edilmeyen, Doğu ve Güney ülkeleriydi. Bu sene rotamızı ilk defa Batı'ya kırdık ve kendimizi Martinique ve Guadeloupe adalarında bulduk.

Martinique ve Guadeloupe, her ne kadar dünyanın bir diğer ucu olan Antiller'de bulunsa da, Fransa olarak geçtiği için, AB vatandaşı ya da oturum iznine sahip değilseniz, vize istiyor. Air France'ın Paris aktarmalı uçuşları ile (malesef Paris'te bagajınızı da elinize alarak birbirine 1 saat uzaklıkta bulunan iki havaalanı arasında değişim yapmanız gerekiyor, bunun için havayolu size otobüs bileti veriyor ama aktarma arasında en az 3-4 saat olmasına lütfen özen gösterin) toplam 10-14 saat arası bir sürede varılabiliyor ve Türkiye ile arasındaki saat farkı (daimi yaz saati uygulaması nedeniyle) 7 saat. Fakat yorucu yolculuğa da, çocuklarla 1-2 gün süren saat farkı nedeniyle yaşanan jetlag'e de değiyor. Antiller tam bir cennet..


Biz ilk olarak Martinique'te 1 hafta geçirip, iç hat aktarması ile Guadeloupe'a geçip orada da 2 hafta geçirmeye karar verdik fakat çocuklarınız deniz yolculuğu yapabilecek yaşlarda ise, şahane yelkenli turlar var, en az bir haftanızı o şekilde geçirmenizi ve aradaki diğer adaları da görmenizi tavsiye ederim. Bizim iki numara yaşı nedeniyle bu planı şimdilik baltaladı ama sırt çantasıyla da çok güzel bir tatil geçirdik.


Martinique ve Guadeloupe, 1493'ten bu yana Fransız sömürgesi ve 1940'larda tamamen Fransa olarak geçmeye başlamış ama ben yine de Creole kültürü nedeniyle, daha önce gördüğümüz Seyşeller ya da Mauritus gibi olur sanmıştım, yanılmışım. Dünyanın en zengin ülkelerinden ve Fransa'ya tamamen bağlı oluşları nedeniyle; temizlik güvenlik sağlık gibi konularda tamamen Avrupa standardında (hatta daha da yüksekte çünkü ada halkı orada kalmaları için Fransa ve dolayısıyla AB'den aşırı düzeyde maddi yardım alıyor, memurların tamamı Fransa'dan gidiyor, maaşlar Fransa'nın iki üç katı). Tabii ki Fransızca konuşuluyor, kesinlikle başka dil (özellikle de İngilizce) bulma şansınız yok.

Her iki ada da volkanik ve bu volkanlar aktif. Ayrıca kasırga bölgesinde bulunduğu için, lütfen gitmeden önce mevsim şartlarını kontrol edin. Mesela biz biletlerimizi aldıktan hemen sonra, "Maya Kasırgası" Guadeloupe'un büyük kısmını yok etti ve bembeyaz (aslında beyaz ve siyah diyelim, volkanik tüf nedeniyle) kumlu sahiller birden çakıl taşlarıyla doldu. Yani gitmeden önce kalacağınız yerin haritadan silinmediğini kontrol edin derim :)


Her iki adada da volkanik tüf ve coğrafi konum nedeniyle yağmur ormanları bulunuyor ve genelde sabah ve akşamları yağmur çiseliyor ama bu Bayan 4 yaş'ın değimiyle: "sıcacık yağmur" ve sonrasında çiftli gök kuşakları falan olduğu için şahane bir deneyim. Yağmur hayatı kesinlikle etkilemiyor, 5dk yağıp duruyor, yerler hemen kuruyor, her yer yemyeşil, çiçekler ve doğa muhteşem. Tabii doğada yürüyüş, tırmanma, ufak uçaklarla adaları keşif, doğal parklar ve botanik bahçeleri de deniz turizmine alternatif. Hava ısısı genellikle 29 derece, deniz 24-25 derece. Tabii ki kumsallar muhteşem, Sarıdan simsiyaha, toz kumdan çakıla, dize kadar turkuaz derinlikten, koyu mavi boy aşan dalgalarla sörf yapmaya elverişli kumsallara dek, her çeşit deniz ve kumsal halini görebilirsiniz. Dalış yapmıyorsanız bile mutlaka deneme dalışı ya da cam tabanlı tekne turlarını deneyin.

Ne yazık ki Creole kültürü çok dominant değil, özellikle yemek beni çok mutsuz etti. Her iki adada da toplam 4 yemek var! 3 hafta boyunca ciddi derecede araştırdık, girmediğimiz delik kalmadı ve malesef deniz ürünleri hep aynı sosla (colombo sos) ve yanında beyaz pilav ya da patates kızartmasıyla geldi ve tadı kızartma oluşu nedeniyle gerçekten kötüydü. Diğer 3 opsiyon ise: aynı ağır sosta aşırı derece kuru tavuk butları (ve patates kızartması), pizza (bu konuda İtalya'ya rakipler, özellikle beyaz pizzaları domates sossuz ve somonlu vs. denemenizi öneririm) ve Accra. Bu sonuncusu balıklı, deniz mahsüllü kızartma toplar oluyor ve iyi yapıldıysa yağ emmediyse ve kuru değilse lezzetli. Yine bölgeye özgü gerçek hindistan cevizi sütü ve eti ile yapılan ve açık alanlarda satılan dondurmayı kesinlikle denemelisiniz. Yine fazla cesaretli ve midesiz arkadaşlar için (yani benim eşim) "kan sosisi" de diyebileceğim "Boudin" ve çiğ et ve çiğ yumurta ile yapılan ve yine eşim tarafından öle bayıla yenen tipik Fransız sofrasından "Tartar".. Tabii ki yanında rum bazlı kokteyller veya bölgesel biralar ve tatlı olarak da benim çok sevdiğim Malaga yani rumlu ve kuru üzümlü dondurma.. Çocuklar bir şekilde doyuyor fakat devamlı aynı şeyleri yedirmek istemiyorsanız, bizim gibi genelde 3 gün evde kendiniz pişirip 4. gün dışarda yemeyi tercih edebilirsiniz. Marketlerden ya da balık pazarlarından çok güzel deniz ürünleri ve sebzeler bulunuyor.


Konaklama konusunda her zaman dediğim gibi, paket turlardan da, otellerden de uzak durun derim. Biz hep kendimiz ev ya da stüdyo daire kiralıyoruz, hem çocuklar için geniş alan, hem bizim için ekstra bir oda lüksü, genelde havuzlu ve geniş bahçeli, mutfaklı ve tüm ihtiyaçlarınız düşünülmüş oluyor. Tavsiye ederim. 3 haftalık seyahat için 3 farklı ev kiraladık ve ilk defa Karayipler'de gördüğümüz "evden çıkış temizliği" adı altında 60-80 euroyu bulan (alternatifi kendiniz temizlemek, tabii tatilde olduğunuzu unutmadan) ekstra sürpriz çıktı, hazırlıklı olun. Yine adaların tamamını görmek, farklı deneyimler edinmek ve tüm kumsallardan bir tadımlık almak için araba kiralamanızı öneririm, çocuk koltuklarınızı unutmayın.

Fiyatlar genel anlamda tuzlu. 4 kişi 3 hafta orta düzeyde bir tatil için minimum 7500 Euro ve üstünü gözden çıkartmalısınız. Tabii uçak biletleri, konaklama, araba kirası ve yeme içme dahil. Bizim gittiğimiz Şubat ayı dönemini kesinlikle tavsiye ederim çünkü Mardi Gras olarak da bilinen "Karnaval" dönemi ve sokaklar rengarenk. Rio'nun biraz daha gösterişsiz, minik bir versiyonu. Özellikle Bayan 4 yaş renklere ve müziğe, kostümlere hayran kaldı. Yine bu dönemde özellikle haftasonları gece kumsallarda toplanan yerel halkların Creole müziği ve danslarını kaçırmayın.

Martinique için, mutlaka yapılması gerekenler:
- Le Diamant bölgesinde konaklama, daha az turist, daha konforlu evler, sabahları kumsalda koşmak
- St.Pierre'in denizden karaya doğru bir fotoğraf çekmek
- Rum fabrikalarındabir akşam geçirmek, çocuklara dondurma ikram ederken içinde rum olmadığına emin olmak ya da Bayan 4 yaş'ın kafayı bulmuş haline (bari) çaktırmadan gülmek
- Fort de France'a karnaval günü gitmek, neredeyse sıfır turist oluşuna şaşırmak - park yeri ve trafik sorunu çok ciddi boyutta, uyarayım.
- Le Marin'i karış karış gezerek tüm kumsallarda denize girmek ama özellikle St. Luce civarındaki saklı küçük kumsalları denemek, Grand Anse de Salines'te sakin bir köşe yakalamak
- Les Anse D'arlet'te şahane kokteylleri olan ufak kumsal barını bulmak ve uzun süre ayrılamamak
- Çocuksuzsanız ya da bir kaç saat doğada yürüyebilen yaşta çocuklarınız varsa kesinlikle trekking! Çocuklarla kesinlikle ufak şelalelere gidin ve şelale havuzlarında yüzün, çok hoş bir deneyim.


Guadeloupe için, mutlaka yapılması gerekenler:
- Hem Grande-Terre hem de daha yabani ve dolayısıyla daha az turistik olan Basse-Terre adalarında (evet kelebek ülke Guadeloupe ufak bir kanalla ayrılan iki adadan oluşuyor aslında) vakit geçirip aradaki farkı görmek. Özellikle Basse-Terre gerçekten çok yabani, hem doğa şartları daha ağır (daha yağmurlu, daha yeşil, daha hırçın kumsallar) ama kendine özgü bir güzelliği var. Fakat turistik olmaması nedeniyle, özellikle Pazar gecesi yemek bulmak için 3 saat dolaşabileceğinizi de bilin ve buzdolabınızı doldurup evinizde takılın derim. Grande-Terre oldukça kuru bir iklime sahip, genelde yağış olmuyor ve kumsallar geniş, kumluk ama dolayısıyla aşırı turistik ve kalabalık olabiliyor.
- Basse-Terre'deki Nautilius ile aile boyu denizaltı keyfini kaçırmayın. Can tabanlı tekne ile çocuklar da siz deçok güzel zaman geçireceksiniz ve arada verilen şnorkel molasını mutlaka değerlendirin! Dalış da fena değil ama yakın yerler yerine tekneyle gidilen uzakları tavsiye ederim. Daha da güzel bir alternatif, 4 yaş ve üstü çocuklar için yelkenli tekne turları. Özellikle gün batımı saatlerinde Deshaies'ten kalkan 15mt'lik tekneler maksimum 6-8 kişi alıyor ve mutlaka öneririm.


- Çocuklarla Grand-Terre'de mutlaka Botanik Parkı'na ve Hayvanat Bahçesi'ne gidin, yüzünüzü bükmeyin, gerçekten çok keyifli ve her ikisi için de en az 3-4 saat ayırın derim. Yine bu bölgedeki Çikolata Evi de mutlaka görülmeli, tadımlık ve satımlık :)
- Yine söyleyeceğim, çocuğunuza rumlu dondurma yedirmeyin, yedirdiyseniz de yüzüne gülmeyin bari.. Yine ufak ekler tipi pastaların da çoğu rumlu :)
- Basse-Terre'deki Plage de Grand Anse (kocaman dalgalar ve geniş kumluk) ve Petite Ansa (sakin dalgalar ve dar kumsal, park yeri sorunu) en sık gidilen kumsallar ve bizim kaldığımız bölgedeki plajlar dediğim gibi, "Kasırga Maya" nedeniyle çakıllaşmıştı. Çakıllı tüm denizlerde olduğu gibi burada da deniz kestanelerine dikkat.
- Grande-Terre'deki temel turistik alan St.Anne ile St.François arasındaki sahil kesimi ve tabii ki en güzel kumsallar da burada. İklim Basse-Terre'e kıyasla çok kurak, yağışsız ve daha az yeşil. Tabii turistik olduğu için yeme içme gezme ve alışveriş seçenekleri de çok bol ve daha ucuz. Alışveriş için St. François'deki limandaki dükkanlar ya da St.Anne'deki kumsal açık pazarını öneririm.
- G-Terre'deki en güzel plaj bence Bois Jolan; gölgeliği bol, turkuaz deniz, çocuklar için diz hizasında ve dalgasız. Yine ona çok yakın ve Club Med oteli içinde bulunan (halka açık) plaj da harika ama otelin animasyonu biraz gerebilir.

Özetle; Karayipler'de AB konforu ve güvenini arıyorsanız, Fransız kültürüne aşinaysanız (yoksa biraz kaba gelebilir) ve yemek konusunda standartlarınız fazla yüksek değilse (bu nasıl Fransa?! bu nasıl Creole?! demeyecekseniz)  Martinique ve Guadeloupe, Karayipler'deki çocuklu tatiller için gayet güzel seçenekler. Fakat ben yine de kulaç kulaç yüzme tutkunuysanız, karadan değil, denizden seyahat etmenizi, özellikle de motorsuz, yelkenli tekneleri tercih etmenizi önereceğim.. Tabii çocuklar kendilerini denize atmamaları gerektiğini anlayacak yaşa gelmeden zor :) Ama umut fakirin ekmeği.. O zamana dek, hep dediğim gibi, çocuklarla seyahat bir başka güzel, hele sırt çantalı seyahat, hmmm tadından yenmiyor.. İyi tatiller!

Yazı ve Fotoğrafların tüm hakları (c) Ceren Musaağaoğlu Schubert'e aittir ve izinsiz kullanılamaz.

6 Nisan 2017 Perşembe

Mauritius: Masal gibi bir ada-ülke

Çok küçük yaşlarımdan beri atlasları karıştırmaya, o uzak ülkelerle ilgili hayaller kurmaya bayılırım ve Mauritius, sadece ismindeki o tatlı müzik nedeniyle bile hayallerimi süsleyen ülkelerden biri olmuştur. İtiraf edeyim, büyüyüp de bir gün bu egzotik diyara gidebileceğim, hatta biri 3,5 yaşında, diğeri 5 aylık iki çocuğumla gideceğim aklımın ucundan bile geçmemişti! Gittim, gördüm, çok beğendim ve yazdım:

Biraz gezelim görelim:

Biz Mauritius'da 4 hafta kalacağımız için araba kiralayıp tüm adanın altını üstüne getirmeyi tercih ettik. Bir ufak çocuk ve bir bebekle seyahat ettiğimiz için de, bu dört haftanın tamamını lüks bir otelde geçirmek yerine, 4 farklı mekanda birer hafta konaklayarak, daha eğlenceli bir hale getirmeyi istedik. Tabii ki adada Batı standartlarında ve özellikle tayfun zamanı çok da dayanıklı ve güvenli 5yıldızlı oteller ve aradığınız tüm lüks ihtiyaçlarınızı karşılama imkanı var ama biz daha yerel, daha samimi ve 4 hafta boyunca bütçeyi fazla zorlamayacağımız bir "sırt çantalı" seyahat düzenledik - ve de çok ama çok memnun kaldık!

İstanbul'dan direkt Mauritius (Port Louis) uçuşları var ve uçak saatleri şahane. Çocuklar horul horul uyuyup, uyandıklarında da uçağın "nimetlerinden" faydalandılar, böylece adaya akıl sağlığımız yerinde ve enerji dolu ayak bastık. İlk durağımız doğu kıyısındaki, turizmin fazla olmadığı, sakin ve rüzgarlı ufak kasaba Trou d'eau Douce oldu. Şansımıza o hafta son 5 senenin en "celalli" kasırgası adayı teğet geçip Madagaskar'ın başına bela olduğu için, baya rüzgarlı ve ara sıra yağmurluydu ama bu bizi yakınlardaki turkuaz sahilleri keşfetmek, bol gölgeli sahillerde uzun uzun keyif yapmak ve de çocukları uyutup çiseleyen yağmur altında terasın güvenli kuytusunda el ele aşk tazelemekten alıkoymadı.


Trou d'eau Douce gerçekten sevimli, son derece sakin ve yerel bir kasaba. İnsanları inanılmaz misafirperver ve iyi niyetli. Konaklama için Tropical Attitude Hotel'i öneriyorlar ama biz giremedik çünkü içeri çocuk alınmıyor (çocuksuzsanız bence şahane konsept!). Onun yerine biz yerel bir aileyle Villa Mahe'de kaldık ve çok da memnun kaldık. Bölgenin tek turistik yeri Ile aux Cerfs adası ve özellikle cumartesi gecesi partileriyle ünlü bu adaya gitmemek olmaz! Gerçekten turkuaz sular şahane ama iki beyaz peynir görünümlü çocukla gölgelik bulacağım diye canınız çıkabilir ve genel tekne turizminden 1km öteye yürümeden de o şahane "tek başıma turkuaz sular ve beyaz kumlar içindeyim" selfie'nizi çekemeyebilirsiniz. La chaumiere masala restoranının ağaçlar altına kurulu tahta masalarında soluklanmanızı ve hint mutfağının güzelliklerini denemenizi öneririm. Yine kasabanın plajları arasında Belle Mare ve Poste de Flacq ile Poste Lafayette özellikle akşam gün batımında çok güzel, sakin ve gölgelik oluyor. Çocuklar ve çocuk ruhlu biz büyükler için Le Waterparkda ziyaret edilmeli.

Mahebourg (Maybor okunuyor) ve çevresini özellikle pazartesi günü düzenlenen pazar yerini görmek ve yerel mutfaktan nasiplenmek için görmenizi öneririm. Ayrıca Rault Bisküvi Fabrikası'nı da gezip el yapımı sağlıklı bisküvileri "5 çayı" aktivitesi adına tadabilirsiniz. Oraya kadar gitmişken, biraz daha güneye inip Blue Bay'in hakikaten adına yaraşan o masmavi sularında bir yüzüp çıkmanızı da öneririm. Mahebourg'un koloni mimarisi ve Blue Bay'in o sakin ve sıcak suyu konaklamayı oldukça cazip hale getiriyor ama biz günübirlik yaptığımız geziden de çok keyif aldık.

Doğu kıyısında geçen sakin ve bol rüzgarlı bir haftadan sonra, ülkenin şeker kamışı tarlalarıyla bezeli orta bölgesinden geçerek ve Moka kasabasında duraklayıp koloni mimarisinin çok güzel bir örneği ve şahane bir bahçeye sahip Eureka Evi'ni gezdikten sonra, Batı yakası'na vardık ve ikinci haftamızı da Pointe Aux Sables'de geçirdik. Bura Port Louis'e sadece 15dk uzakta, başkentin tüm gürültüsünden uzak bir ufacık kasaba. Hatta o kadar ufak ki, bir market ve bir pizzacı dışında hiç bir ticari mekan yok. Ama kiraladığımız ev bahçeli, yüzme havuzlu, iki odalı, mutfaklı, denizin hemen yanında bir villaydı ve çocuklarla çok rahat ettik. Kahvaltımızı yapıp mayolarımızı giyip çıkıyor, her gün yeni bir plaj keşfediyor, akşam da ya balığımızı salatamızı alıp mutfağımızda pişirip havuzumuzun kenarında yiyor (ve gece çocukları uyutup bir posta daha havuz keyfi yapıyor) ya da Port Louis'de Waterfront denen  hr tür lüksün olduğu bölgede yiyip eve uyumaya (ve yine havuz keyfine tabii) dönüyorduk.


Üçüncü hafta, biraz daha güneye, Tamarin'e indik. Balıkçı kasabası olan bu küçük kent, iki haftalık sakinlikten sonra bana fazla turistik geldi ve yunus gözlemleme, Casela Doğa Parkı ve dalış dışında çok fazla etkinlik sunmadı bize. Eğer büyük teknelerde açık deniz balıkçılığına meraklıysanız La Pirogue'u öneririm.

Son hafta, dönüş haftası olduğu için kendimizi biraz şımartmayı ve adanın turizm merkezi Grand Baie'de denize sıfır, şahane bir villada kalmayı umuyorduk fakat beklenmedik bir şekilde büyükbabamızı kaybettiğimiz haberini alınca, tatilimizi yarıda kesip acil bir şekilde eve döndük. Hemen bir iki saat içinde rezervasyonların iptali ve THY'den uçak biletinin ayarlanması gerçekten büyük şans oldu. Uçaktaki tek Türk bendim ve Mauritius uçuş ekibi gerçekten çok candan davrandı (reklam falan almıyorum, tamamen kişisel deneyimim).

Grand Baie'e Tamarin'de çok sıkıldığımız bir gün günübirlik gitmiştik o nedenle 1 hafta kalsaydık nasıl hissederdik bilmiyorum ama tek bir gün bile yetti bana. Turizm merkezi olduğu için biraz "beyaz adam"ın zevkine yönelik bol gürültülü, bol kızartma kokulu, kalabalık bir kent. Ben böyle yerleri çok fazla sevmiyorum. Fakat denizi gerçekten güzeldi. Sahilleri de kalabalık olmasına rağmen enfesti. Su özellikle turkuaz ve kum özellikle beyazdı sanki, boşuna turizm merkezi değil yani.. Yine 5 yıldızlı alternatifler çok fazla ama daha kişisel, daha samimi bir ortamda konaklamak istiyorsanız Coconuts'ı kesinlikle öneririm. Denize sıfır mutfaklı villalar, çocuklar için de çok güzel bir konaklama alternatifi. Son dakika iptalinde bile anlayışla yaklaşmaları da ayrıca güzeldi..

Biraz da bilgilenelim: 

Mauritius; korsanların gemilerinin tahta ihtiyaçlarını karşılamak dışında pek duraklamadıkları, hatta Arapların mercan resifleri nedeniyle bir türlü kıyıya yanaşamadıkları için "lanetli ada" adını verdikleri, tarihin başından koloni dönemine dek; rüzgarlı, kendi ekosistemiyle yaşayıp giden, sakin mi sakin bir adaymış. Ne olduysa Portekizli denizcileri takip edip adaya ayak basan Hollandalı'lar döneminde olmuş. Hollandalılar sadece gemileri için ormanları talan etmekle kalmamış, aynı zamanda o ünlü koca burunlu, komik görünüşlü ve insandan kaçmayacak kadar şaşkın Dodo kuşunun da neslini tüketmiş (boş yere aramayın, son canlı dodo 1660'ta  görüldükten sonra, resmini ancak kitap ve müzelerde bulabilirsiniz), onun yerine de adaya bugün bile turizmden sonra en çok parayı kazandıran şeker kamışını dikmiş, Java'dan geyikler getirmiş ve tütün ekmişler. Hollandalılardan sonra, Fransızlar adaya gelmiş ve yollar yapmışlar ama trafiğin soldan akmasının sorumlusu da tabii ki Hindistan üzerinden adaya ayak basan İngilizler olmuş. 1900 başlarında insan hakları devrimleri olduysa da, tam bağımsızlık 1968'de gelmiş. Şu an nüfusu 1,3 milyon olan adada Fransız, Hint ve Afrika kültürünün çok hoş bir mozaiği olan Creol kültürü hakim. Creol yemekleri yanısıra, Afrika'dan gelen Sega müziği ve dansı da kültürün temel taşlarından.


Mauritius'ta koloni mimarisinin en güzel örneklerini başkent Port Louis'de hükümet binasında ve Mahebourg (Maybor okunuyor) kentinde görebilirsiniz. Fakat Mauritius'da asıl yapılması gereken tabii ki deniz, güneş, dalış, su sporları, bol bol balık (özellikle adaya özgü Palm kökü salatası ve Ahtapot Köri) yemek ve adada üretilen Rum'un yanısıra İngilizlerce kültüre katılan cintoniği de tüketmek (özellikle sivrisineklerle başınız dertteyse). Fakat alkolle aranız yoksa ve bol şekerli, baharatlı tatlardan hoşlanan bir çay-severseniz, Hintlilerin Masala Çayı'nı ya da Fransızların Cafe Au Lait'sini de önerebilirim. Genel anlamda, kahveli, omletli, baget ekmekli bir kahvaltıdan sonra, kumsala yakın ufak tefek standlarda satılan içi sebzeli, balıklı ya da tavuklu şipşak samosa'larla öğle yemeklerini geçiştirip, adının önünde illa ki bir Chez olan restoranların birinde denize ve kıpkırmızı batan güneşe doğru bol körili deniz mahsulleriyle günü bitirmek; paha biçilemez.. Çocuklar için de çok uygun menüler var ve tüm adada yemekler çocuklara büyüklerden önce servis ediliyor, sanırım kültürel bir güzellik bu!

Çocuklar için:

Mauritius çocuklarla çok rahat seyahat edilebilecek bir ada-ülke. Sadece turkuaz deniz, bembeyaz kumsallar, çocukları güvenle salabileceğiniz (bazı alanlarda ciddi akıntılar oluyor, lütfen dikkat edin) sığ deniz köşeleri ile değil, aynı zamanda aktiviteleriyle de memnun kalacağınız bir ada-ülke. Mutlaka Casela Nature Park'a uğrayın ve tüm bir gününüzü buraya ayırın, özellikle hafif bulutlu bir gün seçerseniz yorulmadan, tüm safari alanlarını (ve hatta ellerinizle besleyebileceğiniz aslanları) da görebilirsiniz. Ayrıca La Vanille de adanın ekosistemini ve özellikle o dev kaplumbağaları görmek için sevimli (ve bol sivrisinekli) bir park. Ayrıca timsah yemekleri, çorbası vs denemek gibi bir tutkunuz varsa, parkın içindeki Hungry Crocodile Restoranına da bir uğrayın derim.


Daha büyük çocuklar için Tamarin'de yunusları izlemek ve Pointe aux Piments'deki akvaryum da önerilerim arasında. Ayrıca golf kursları, yelken ve surf kursları da adım başı karşınıza çıkıyor. Yazı içinde bahsettiğim Rault Bisküvi Fabrikası da lezzetli bir alternatif.

Özetle:

Mauritius, çocuklu ya da çocuksuz, lüks otel tercihli ya da sırtçantalı ve mütevazi, her tür turisti mutlu edebilecek alternatiflere sahip, sessiz sakin, kendi halinde güzel bir ada-ülke. Sivrisinekler ve başıboş köpekler benim gördüğüm tek olumsuz yanı - ve malesef ikisinden de çok fazla var. Fakat köpek korkunuz yoksa, zaten zavallılar insandan korkuyor ve pek yanaşmıyorlar, yanaşana da öyle acıyorsunuz ki, bir deri bir kemik hala yavrusunu emziren köpek analar beni ağlatmış ve tüm öğle yemeğimizi verdirtmişti günlerce.. Sivrisineklere de yanınızda bir elektrikli sinek kovucu ve bir koruyucu krem götürerek çare bulabilirsiniz.

Deniz, dalış ve su sporları için şahane bir ülke fakat Nisan başına dek kasırga dönemine dikkat etmek lazım yoksa rüzgar ve yağmur nedeniyle turkuaz sular çamurlu kahve, bembeyaz kumsallar ise otlu çöplü taşlı hale geliyor. Tropik iklim nedeniyle neredeyse her gün 5-10dk bile olsa yağmur çiselediğini de hatırlatalım.

Balayı çiftlerine ya da "egzotik bir yere gidelim ama nereye" diye düşünenlere özel not: 

Ben özellikle son 3 senedir gittiğimiz Seyşeller ile ya da yıllar önce gittiğimiz Maldivler ile çok fazla karşılaştırma yaptım ve itiraf edeyim ki Mauritius Seyşeller'e alternatif değil. Her iki ülke de finansal ve kültürel açıdan eşit ama Seyşeller bana daha sevimli, daha turkuaz, daha "bizim köy" gibi geliyor! Yani o kadar para dökeceksem, tercihim yine Seyşellerden yana olur. Ha Filipinler ya da Fiji derseniz, o ayrı hikaye ama iki küçük çocukla tekrar Fiji'ye uçmayı da gözüm yemiyor, o da bir gerçek ;)

21 Temmuz 2016 Perşembe

Malezya: "Gerçek Asya"

Başlığı böyle attım, çünkü bir dönem Malezya hükümetinin turizm bakanlığı böyle bir sloganla ülkelerine turist davet ediyorlardı. Bir de ahenkli bir şekilde hoş bir tınıda söylenince insanın kulağında bir hoşluk, "gidilesi" bir tat bırakıyordu. Gerçekten gidip görünce, bir defa daha ikna oldum, evet Malezya tam bir gerçek Asya güzeliymiş, haklılarmış.

Malezya'ya aslında bundan 3 sene önce gitmeye karar vermiş ama hamilelik nedeniyle planlarımızı iptal etmek durumunda kalmıştık. Bu sene 3 yaş altı bir çocuk ve üstüne de 5 aylık hamilelikle, delirmiş olmalıyız diye düşünen bir grup akran/akrabayı heyecanda bırakarak, tası tarağı sırt çantamıza attık ve gözümüzü karartıp Mayıs ayında Malezya'ya gittik. İyi ki de gitmişiz, hem çocukla, hem hamileyken, hem çocuksuzken, hem de tek başına kadın başına bile rahatça gidebileceğiniz bir ülke Malezya. Hem Asya'lı, hem Müslüman kültürünün etkisi var, hem de insanları oldukça dindar oldukları, kapalı ve dini vecibelerini yerine getiren insanlar oldukları halde, inanılmaz derecede açık görüşlü, kesinlikle yobazlığın kenarından geçmeyen, çok hoş çok renkli insanlar. İslam'ın ne yazık ki tüm dünyada tepki çeken uygulama ve terör aktiviteleriyle ilişkilendirildiği bu dönemde, hala gerçek İslam anlamında inançlı olmanın güzelliğini ortaya çıkarabilen ve korumayı başarabilen az sayıda kültürden biri sanki.. Şaşırdım.


Malezya'ya en güzel dönemde gittiğimizi düşünüyorum. Mayıs ayı muson yağmurlarından uzakta, çok aşırı sıcak ve kurak olmayan, çiçek böceklerin cıvıl cıvıl olduğu bir dönem. Haziran sonrası özellikle ülkenin batı sahiline deniz anaları geldiği için, mümkünse bu dönemde ziyaret etmenizi önereceğim.

Biz yine çocuktan sonra her tatilde yaptığımız gibi, bir araba kiraladık ve ülkenin asıl adasını güneyinden kuzeyine, doğusundan batısına fırıl fırıl gezdik. Bildiğiniz gibi Malezya'nın bir de Endonezya ile paylaştığı Sabah ve Brunei krallığını da içeren Sarawak adası var, fakat biz o bölgeye zaman kıtlığı nedeniyle bu seferlik dokunmadık. Ana adayı 3 haftada çok rahat gezebilir, ülke hakkında ayrıntılı deneyime sahip olabilirsiniz.

Rotamız dev şehir Kuala Lumpur'dan Doğu'daki turkuaz liman kenti Dungun'a, oradan muz ve hurma ağaçlrı tarafından hırpalanmış Belum yağmur ormanları arasından Penang'a, ülkenin alternatif sanat ve gurme başkenti sayılabilecek George Town'dan minik adanın kuzey doğusunda okyanus dalgalarıyla bir kez daha kucaklaşmaya, ordan geri Kuala Lumpur'a doğru bir çemberi andırıyordu.


Kuala Lumpur'a Münih'ten 14 saatlik aktarmalı uçuşla vardık ve vardığımızda ertesi günün gecesi başlamıştı bile. Bu çocuklarla seyahat ediyorsanız özellikle tercih edilmesi gereken bir öneri, çünkü varır varmaz yorgunlukla hemen uyuyor, 7 saatlik jetlag'i biraz daha hafif atlatmış oluyorlar. Kuala Lumpur'da tabii ki görülmesi gereken Petronas Kuleleri, aslında tırmanmaya çok da gerek olmayan ama ille tırmanmak istiyorsanız sabahın çok erken saatinde gidip sıraya girmeniz gereken bir macera. 37. katında kaldığımız The Face Suitlerinin muazzam bir Petronas kule manzarası vardı, açıkcası biz KL'deki 2 günümüzü kulelere  tırmanmak yerine, otelin sonsuzluk havuzundan kuleleri izlemek ve asıl şehrin görmek istediğimiz mahallelerini yürüyerek gezmekle geçirdik. Özellikle Chinatown'a gitmenizi ve sokakta birşeyler atıştırırken o kaosu iliklerinize dek yaşamanızı öneririm. Merdeka Meydanı'nda, özellikle George Town'a yolu düşmeyecekler için (yoksa gereksiz bir tekrar olacak) güzel koloni evleri var ve Jln Allor mahallesini yine sokak yemekleri ve insan izlemeleri için tavsiye ederim.


KL'den Dungun'a uzanan yol oldukça sevimli ve Dungun'da mutlaka Tanjong Jara Beach Resort'ta konaklamanızı tavsiye edeceğim. Malezya standartlarında biraz pahalı bir otel ama her kuruşuna değiyor, özellikle de SPA kısmı tüm bir senenin yorgunluğunu atmak için birebir. Sabaha karşı tropik kuşların sesleriyle uyanmak, sessiz sakin havuz başları ve esintili sahilde keyif yapmak, yerel mutfakları deneyimlemek ve dinlenmek için ideal bir tesis. Yemeklerinizi tesisin hemen dışındaki Çinli balıkçıda yiyebilir ya da Dungun'da kendinize yerel halkın gittiği ufak tefek büfelerde ya da perşembe günleri kurulan pazar alanında bir ziyafet çekebilirsiniz.


Fakat mideniz için asıl gitmeniz gereken yer George Town! Bu küçük koloni kenti hem sokak sanatının, hem mimarinin hem de gurme mutfağının namını tüm dünyaya salmış halde ve bence Malezya'nın en "görülesi" noktası! Dungun'dan George Town'a arabayla ulaşmak 7-8 saat sürdüğü ve küçük çocukla uzun yol çelik gibi sinirler gerektirdiği için, ortada bir yerde mola vermek isterseniz, tek seçeneğiniz Belum Rainforest Resort ve ekolojik anlayışa sahip bu tesis çok da güzel aktiviteler, yağmur ormanı hakkında çok çeşitli kurslar sunuyor, projeleri ile çevreyi ve yerel halkı destekliyor.


Gelelim George Town'a. Bu ufak ama dopdolu kent; Çin, Hint, Ermeni ve Malay kültürünü inanılmaz güzel harmanlamış mahallelerden, her köşebaşında karşınıza çıkan "Beyaz Kahve" ya da "nutmeg" (muscat nut) şurubu sunan sevimli cafelerden ve tam teşekküllü, en gurme mideleri bile mutlu edebilecek "hawker stand" de denen "sokak satıcısı" türü toplu yeme içme çadırlarından, koloni mimarisinin en güzel örnekleri rengarenk evlerine ve tabii ki dünyaya nam salmış sokak duvar resimleri sanatına ev sahipliği yapıyor. Tüm bunların tadına varmak için en az 3 gün kalmanızı öneririm.

Şehrin tam ortasındaki Ermeni Sokağı ya da Çin Mahallesi hem ekonomik, hem canlı konaklama imkanı sunsa da, bizim tercihimiz, koloni zamanından kalma ve bir ailenin kendi evinden müzeye çevirdiği Museum Hotel oldu. Bu otelde kalıyorsanız çok yakınlarındaki  New World Park Food Court yemek çadırını mutlaka ziyaret etmenizi öneririm. Bu bölgede kalmayanlar içinse, Esplanade Food Center, Hint mahallesindeki ayaküstü büfeler ve gözünüze sevimli görünen Batı tarzı kocaman kahvaltılar eşliğinde enfes meyve suları (vanilya dondurmalı gül şurubunu mutlaka deneyin) ve kahveler sunan daha modern (ve klimalı) kafelerde bol zaman geçirmenizi mutlaka öneririm. Aynı bölgede bisiklet kiralayarak (sıcak günler için şemsiyeli olanları hafife almayın) tüm sokak sanatını da görme imkanınız var.


George Town'a kadar gelmişken, dönüş yolu öncesi ufak bir deniz-güneş kaçamağı daha yapmak isterseniz, Penang'ın ada tarafının kuzeyine geçip, bulabilirseniz (çünkü Malezya'ya deniz için gelen turistlerin çoğu batı kıyısını tercih ediyor, bence asıl cennet doğu kıyısındaki Tanjong!) sakin bir koyda birkaç gün dinlenebilir, George Town'un keşmekeşinden arınabilirsiniz. Bölgede Shangri La Golden Sands Hotel'i özellikle öneririm, havuza ve konfora doyacaksınız. Kahvaltı dahil paket alıp, akşam yemeklerimizi de 2-3 dolara otelin hemen dışındaki yemek çadırında yedik, ayrıca harika bir gün batımı manzarası sunan Tiki tarzı döşenmiş "3 monkey" barının yemekleri gerçekten şahane. Ananasın içine oyulup konan deniz ürünlü safranlı pilavını, balıklarını ve kokteyllerini öneririm (rezervasyon şart).


Ne yazık ki Penang'da deniz çoğu zaman bulanık ve deniz anaları özellikle haziran sonrası biraz ciddi bir tehdit olabiliyor. O nedenle bol havuzlu bir konaklama imkanı yaratmanızı ve havuzda birden yanınızda yüzen 60cm'lik dev bir iguana (ya da 3 yaş altı olup perilere, prenseslere ve unicorn'lara inanan kızımın değimiyle: Dinazoooor) görürseniz panik olmamanızı, tamamen zararsız bu hayvanın yüzebildiğine şaşırıp (su mu içecek, yüzemez o ya, sürüngenler yüzer miydi, allah daldı, yüzüyor!) sürüngendeki zerafeti izlemenizi tavsiye ederim :)

KL'den 7 saatlik bir yolculukla, yıllar önce gittiğimiz ve kalbimizi fetheden Umman'da (hatırlamak için buraya tık tık) 2 günlük bir duraklama ve jetlag'in etkisini hafifletme yapıp, 6 saatlik ikinci bir yolculukla evimize vardık.


Malezya için söyleyebileceğim, gerçekten misafirperver, iyi niyetli insanların, gidilip görülesi ve hesaplı kalınası, krallar gibi yiyip içilesi, rahat ve güzel ülkesi. Hamile de olsanız, çoluk çocuklu da olsanız (hatta hiç bir şey yemeyen, aşırı yemek seçen çocuklar da olsalar yediklerine inanamayacaksınız!) balayı çifti ya da yalnız gezgin de olsanız Malezya'da herkese göre bir şeyler var. Üstelik iddia ediyorum yanıbaşındaki Endonezya, Bali, Singapur hatta Tayland'dan bile ilginç bir kültür mozaiği bulacaksınız. Kaçırmayın!

Yazı ve fotoğrafların tüm hakları (c) Ceren Musaağaoğlu Schubert'e aittir. İzinsiz kullanılamaz.

25 Mart 2016 Cuma

Haftasonu kaçamağı: Cesky Krumlov (Çek Cum.)

Çek Cumhuriyeti denince akla hemen Prag geliyor, gerçekten de görülmesi gereken, tarihi, kültürel, sevimli bir başkent. Fakat Çek Cumhuriyeti'ni biraz daha kırsaldan tanımak istiyorsanız ve Prag'a yakın bir haftasonu kaçamağı planlıyorsanız Cesky Kromlov tam size göre. Sevimli ve ufak bir Orta Çağ kasabası olan Cesky Krumkov'un tarihi dokusunu koruyabilmek için, kente motorlu araç girişini kısıtlamışlar. Aracınızı kent merkezine sadece 5-6 dakika uzakta bulunan park alanlarından birine ya da otelinizin size önereceği  özel park alanına bıraktıktan sonra, şehri kıvrım kıvrım kuşatan Vltava nehrini kesen taş köprülerin birinden geçerek, arnavut kaldırımı sokaklar ve tarihi dokusu çok güzel bir şekilde korunmuş binalar arasından merkeze yürüyorsunuz.

Merkezde çok çeşitli konaklama seçenekleri mevcut ama ben özellikle konumu, hizmet kalitesi ve orjinal mimarisi ile Castle View Apartments'ı önereceğim. Biz çatı katı odasında kaldık, geniş ve rahat, perdelerle çevrili bir klasik yatak, oturma grubu ve mutfağı da olan ufak bir stüdyo daireydi ve çok romantikti, fakat özellikle eşim gibi uzun boyluysanız gece kafanızı alçak çatı katı tavanına ve duvarlara çarpmamak için, biraz daha geniş ara kat odalardan birini tavsiye edeceğim. Kışın oldukça rahat ve sıcak bir atmosferi olan çatı katı, yazın fana rağmen biraz sıcak da olabilir. Otelin bir başka avantajı, hemen karşısında Cesky Krumlov'un en ünlü geleneksel Çek mutfağı olan "Krcma v Satlavske ulici"nin bulunması. Bu restaurant vejeteryanların kabusu ama etseverlerin rüyası diyebileceğim soslu, ocak ateşinde pişmiş et ağırlıklı fakat vejeteryanlar için de "Laibon" ve "U Dwau Maryi" gerçekten güzel seçenekler. Kentte aç kalmanız mümkün değil çünkü gün boyu servis veren cafeler, özellikle "çikolata döner" dedikleri bir tatlıyı ve ünlü ballı keklerini satan ufak büfeler bir başka seçenek. Ayrıca gece geç saatlere dek, sokak aralarını şenlendiren minik minik publarda "Absent" de içeren içkileri yudumlayabilirsiniz. Batı Dünyası'nın "Budweiser" olarak bildiği biranın asıl kaynağı da Çek Cumhuriyeti ve burada aynı birayı "Budvar" olarak bulabilirsiniz. Çok hafif ve sulu geldiyse, yerel bir bira olan Eggenberg'i öneririm.

Konaklama ve yeme içme gibi elzem ihtiyaçlarımızı sağladıktan sonra, tabii ki sıra şehri ve yakın çevresini tanımaya geliyor. Cesky Krumlov oldukça minik bir kasaba ve arnavut kaldırımlı dar sokaklarda yürürken Orta Çağ'ı iliklerinize dek hissedebiliyorsunuz. Özellikle şehrin her köşe başında kafanızı kaldırdığınız an gözgöze geldiğiniz o şahane kulesiyle kaleyi ve manastırı gezmenizi tavsiye ederim. St. Vitus Kilisesi'nde bir konser ya da ayine katılmanız da güzel bir deneyim olacak. Şehir merkezinde bulunan işkence müzesi de ilginç bir deneyim. Tarih ve güzel sanatlara meraklıysanız, Egon Schiele Sanat merkezi'ni mutlaka öneririm. Ayrıca şehrin biraz dışında, 30km uzaklıkta bulunan Rozmberk ve Hluboka kaleleri de ziyaret etmeye değer. Özellikle Rozmberk'teki mahzende mazoşist turistler için bir de parası karşılığı "turist işkencesi" görme imkanı var ki görenler hakikaten memnun kalıyor ve fazla acı ağrı çekmediklerini ifade ediyorlar - ben anlatanların yalancısıyım.. Yine Zlata Koruna ve Vyssi Brod'daki manastırlar da görülmeye değer.

Kent özellikle kano, sal gibi araçlarla Vltava nehrinde çok güzel geziler sunuyor. Yazın şamrellerle serin suları hissetmek de hoş olabilir. Ayrıca özellikle kent çevresindeki Klet  dağı'na (1082mt) tırmanış, ormanlık alanlarda trekking ve yürüyüş de şahane aktiviteler. Dağa arabayla çıkmanız da mümkün ve bir kent yerlisinin bize sır açıklar gibi sessizce verdiği öneriyi; Jaronin Beech orman doğal koruma alanı"nı mutlaka ziyaret etmenizi önereceğim. Gerçekten de sık ve hafif karanlık ormanlık alanda yürürken, insan huzuru buluyor ve bazı anlarda önünüze geyikler ceylanlar çıkıveriyor, çok etkileyici bir deneyim.

Çocuklarla gelen ziyaretçiler için şehre 2km. uzaklıkta bulunan Slupenec At Binme Okulu'nun kısa turlarını ve kış döneminde Lipno Gölü yakınlarında bulunan snowboard ve kayak okulunu öneririm. Özellikle kayak oldukça ucuz seçenekler sunuyor. yaz döneminde yine bu gölün kıyısında kamp yapmak ya da birkaç saat yürüyüş ve yüzme ile ruhunuzu arındırmak da güzel seçenekler tabii.

Bir de özellikle Cesky Krumlov'dan Almanya yönüne devam edecekler için; Münih ile Cesky arasında tam ortada bulunan Passau kentinde bir soluklanma molası vermenizi, Don nehri üzerinde işleyen gemilerle 45dk süren kısa gemi turuna katılıp sonra da St. Stephan Katedrali'nin hemen yanında bulunan Cafe Stephans Dom'un şahane pastalarını ve pralin çikolatalarını tatmanızı önereceğim. Bu cafe ayrıca bir "pralin okulu" olarak da işlev görüyor ;) Oldukça klasik döşenmiş bu rahat cafe'de ayrıca somonlu ıspanaklı krep de şahane ve hele de çay saatinde oradaysanız asla kaçırmamalısınız!

(c) Ceren Musaağaoğlu Schubert; Mart, 2016.

4 Şubat 2016 Perşembe

Münih'te çocukla gidilecek yerler

Her sene Şubat ayında yaptığımız uzun tatil bu sene eşimin iş yoğunluğu ve diğer bazı sebepler nedeniyle biraz ertelendi. Madem ben yerimden kımıldayamıyorum, o zaman yakınlarımı ve sevdiklerimi çağırıyorum ama gelen giden de yok, bari dedim ufak bir özendirme yazısı yazayım da belki bloggercıklarım gelir, bizi şenlendirir.

Münih, aslında yazın gelmenizi önereceğim bir kent çünkü hem iklim koşulları hem de festivaller, çevre gezileri, dış mekanda doğada uzun zaman geçirebilme fırsatı daha çok yazın yakalanıyor Batı Avrupa'nın genelinde. Ama doğrusu ben şehrimi çok sevdiğim için, dört mevsim gezilebilecek bir kent, baharları ayrı güzel, kışı ayrı güzel, buyrun gelin diyorum! Münih'te gezilecek çok yer var ama çocukla gelecekler için kısa kısa "şehir sakininden öneriler" vermek istiyorum.

İlk mekanımız Deutsches Museum Kinderreich. Gerçekten büyükleri bile günlerce oyalayabilecek potansiyele sahip bu müzemiz çocuklar için de çok güzel bir bölüme sahip, en miniklerin bile ilgisini çekecek trenler, özellikle 2-10 yaş grubu çocukları cezbediyor. Kendinize evler inşa edebileceğiniz kocaman lego bölümü, daha büyükler için deney odaları, teknoloji bölümü ile neredeyse bir tam gününüzü geçirebilirsiniz. Ayrıca Pazar günleri Münih'teki müzelerin neredeyse tamamının sadece 1 Euro olduğunu da belirteyim. Yine müze kategorisinde bir de çok bilinmeyen Balon Müzesi var, gerçekten çok etkileyici.

İkinci mekanımız, benim son 2 aydır keşfettiğim ve neredeyse haftada bir gittiğim Kinderkunsthaus. Bu sanat atölyesi özellikle görsel sanatlara meraklı çocuklar için çok güzel programlar sunuyor. Çocuklar anne babalarıyla ya da yalnız katılabiliyorlar, boyama, baskı, bilgisayarlı çizgi film atölyesi, bilgisayarlı çizim atölyesi, heykel bölümü ve video sanatları bölümleri ile yine en az 3-5 saat geçirebileceğiniz ve aile boyu eğlenebileceğiniz, yaratıcılığınızı besleyebileceğiniz bir sanat evi - ayrıca özellikle yağlı ve suluboyalarla çalışırken evinizi de batırmamış oluyorsunuz ;)

Üçüncü mekanımız Poing Vahşi Yaşam Parkı, sadece Münih ve çevresinde yaşayan ren geyikleri, ceylanlar, keçiler, yaban domuzları, kurtlar ve çeşitli kanatlıları görmekle kalmayıp, vahşi olmayanları elinizle besleme ve sevme imkanı da bulacağınız, hayvanların kocaman park alanı içinde özgürce dolaştıkları çok hoş bir ormanlık alan. Ayrıca en küçüklerden büyüklere, her yaştaki çocuğu ve hatta anne babasını mutlu edebilecek bir oyun alanı var ki, dillere destan. Yazın giderseniz mayo da götürün ve sulak, çamurluk alanlarda keyif yapın derim. Yine özellikle yazın kurulan bira bahçesi ile benim en favori ve neredeyse her hafta çocuk parkına gittiğim mekanlarımdan biri olan, dört mevsim geyik ve ceylanları besleyebileceğiniz Hirschgarten de güzel bir alternatif. Tabii ki Münih Hayvanat Bahçesi benim gibi "hayvan hapishanesi"ne karşı olan ebeveynler için bile bol geniş ve doğal alanı ile güzel bir başka alternatif.

Sadece yaz döneminde açık olan Beeren Cafe'lerde su oyunları, saman üzerinde zıplamalar, keçi ve atları beslemeler ve dalından çeşit çeşit meyve koparıp yemeler dışında bir de tüm gün ayaklarınızı uzatıp keyif yapma imkanınız var çünkü çocukları oyalayacak bir sürü oyun ve kum alanı, bobbycar varken yanınıa bile gelmiyorlar. Tabii ki yine sadece yaz döneminde çevre göl ve Isar'da yüzmeyi de mutlaka öneririm ama dikkatli olunması, girdaplara ve buz gibi suya özellikle dikkat edilmesi kaydıyla.

Dördüncü mekan(lar)ımız özellikle kış döneminde çocuklarına oyun alanı arayan aileler için,Winterspielplatz ve 4 mevsim açık olan Coco Loco KinderparkPeppino KinderlandJux und Tollerei de güzel seçenekler.

Çocukla çok keyifli ve bir o kadar da dinlendirici spa keyfi için Westbad'ı öneririm çünkü hem açık ve kapalı alanda sıcacık suyu, kocaman kaydırağı var, hem de çok küçükler için çok sevimli bir bebek havuzu. Ayrıca haftanın belli bir gününde bebek saunası da bebekli anneler için çok eğlenceli.

Son mekanımız özellikle çocukla Pazar kahvaltısı / brunch arayanlara özel; Leonardo Royal Hotel hem çocuk bakım hizmeti sunuyor hem de gerçekten lezzetli ve bol çeşitli brunch imkanı var. Rezervasyon gerekiyor ama gittiğinize değiyor.

Münih'e gelmeyi planlayan çocuklu aileler için, yaz kış gidebileceğiniz tüm bu mekanları özellikle, fiyatların yüksek olmayışı, kalabalık olmayışları, hijyenik, sakin ve sadece çocuklar için değil tüm aile için eğlenceli alanlar olmaları nedeniyle can-ı gönülden öneririm. Ayrıca; gelince haber verin de biz de size katılalım :) İyi seyahatler!

(c) Ceren Musaağaoğlu Schubert, Şubat, 2016.

31 Ocak 2016 Pazar

Avusturya Alpleri'nde kayak - haftasonu kaçamakları

Kayak ve kış sporları için Avusturya Alpleri'nde büyük turizm merkezleri yerine küçük çiftlik evleri ya da aile yanı konaklamalı, fazla pahalı olmayan ama her düzeyde kayak ve snowboardsevere hitab edecek, çocuklar için kayak okulları, kızak ve diğer kış sporları yapma imkanları ile kayak sonrası apreski ve kasları dinlendirecek havuz-spa merkezleri arıyorsanız; bu yazı tam sizlik.

İki merkezden bahsedeceğim. İlki Münih'e sadece 2 saat uzaklıkta bulunan Westendorf. Bu sevimli kasaba aynen Heidi'nin köyü misali, yaz kış turizme açık bir ufak Avusturya kasabası. Öyle yerel ve samimi ki, kasabada yaşayanlar evlerini pansiyon olarak kiraya veriyor, sizi aile yemeklerine davet ediyor, kahvenizi sıcacık stüdyonuza getiriyorlar. Kayaklarını her daim evlerinin önündeki çengellere asıyor, kızakla ekmek almaya gidiyor, at arabalarıyla size romantik geziler sunuyorlar.


Pistler gerçekten en kolaydan en zora, her zevke hitab ediyor ve sabahtan akşama dek kayabileceğiniz kadar uzun ve çeşitli. Minikler için 3 yaştan itibaren kayak okulları ve kar oyunları da mevcut. Tabii ki kayak sonrası midenizi eğlendirebileceğiniz ve yorulmuş bedeninizi dinledirebileceğiniz kafeler, barlar, havuz ve spalar her köşe başında. Kentin çeşitli çiftlik evlerinde ya da pansiyon ve otellerinde oldukça makul fiyatlara konaklayabilirsiniz, banka ve alışveriş yapılabilecek marketler de açık. Westendorf ufak haftasonu kaçamakları için yaz kış gidilebilecek sevimli ve sakin bir kasaba..

İkinci merkez ise; aslında yine aynı bölgede ama daha da küçük, hatta bir küçük kutucuk diyebileceğim Brandenberg. Yine bir çiftçi ailenin yanında kaldık ve yine şahane bir stüdyo daireydi. Çiftlikte hayat gerçekten tam çocuklu aileler için ideal. Sabahları ahırdaki ineklerin mööö'leriyle uyandık, yavru buzağıları ellerimizle besledik, sevdik. Hemen evin 20mt ötesinden başlayan pistte 2,5 yaşındaki kızımız kayak yapmayı denedi, bol bol kızakla kaydı, yemeklerimizi hemen evin karşısındaki otelde yedik ve kendimizi oradaki köylülerden bir aile gibi hissettik. İnanılmaz samimi ve rahat bir yer. Pist biraz kısa ve uzun yıllardır kayan bizleri tatmin edecek gibi değil ama çevre kasabalarda kırmızı (orta) ve siyah (ileri) düzey pistler var ve ulaşım çok kolay. Çok turistik bir bölge olmadığı için fiyatlar da çok makul.

Ayrıca bölgede spa turizmi ve kayak sonrası aktiviteler yine çok gelişmiş olduğu için, kayaktan fırsat kalan zamanları da dolu dolu geçirebilirsiniz. Mesela biz bir at arabalı orman gezisi yaptık ki gerçekten dedikleri kadar romantikti. Normalde araçların girmediği bir patikadan at arabasıyla resmen 10mt ötenizde geyikleri, ceylanları görerek karın puf puf sesi ya da sessizliği içinde mis gibi dağ havasını soluyarak 2 saat dünyanın tüm sesinden ve gürültüsünden uzaklaşıyorsunuz. Tabii ki karların ortasında bir küçük kulübede mola veriliyor ve tabii ki Glühwein (sıcak şarap) ya da sıcak elma çayı içiliyor.. Şahane bir deneyim.

Kısacası; Avusturya Alpleri'nde oldukça hesaplı ve keyifli bir haftasonu kaçamağı yapmak istiyorsanız, her iki bölgeyi de öneririm. İyi kayaklar!

(c) Ceren Musaağaoğlu Schubert, Ocak, 2016.

12 Ocak 2016 Salı

Merano, Fondo, Verona ve Bologna

İtalya'nın kuzeyi yaz kış zevkle gezebileceğiniz bir bölge. Hem külürü güneyden çok farklı, hem de kış sporlarına, göllere ve ormanlara ev sahipliği yapan, her biri kendine özgü, kendi kendine yeten, sevimli mi sevimli, ufak mı ufak kasabalarla dolu. Yaz aylarında bir çok bisikletli, motorsikletli gezgin ya da kamp aracıyla keyif yapan aileler görebilirsiniz, yemyeşil ormanlarında yürüyebilir, göllerinde yüzebilirsiniz ama kış aylarında da doğal güzellikleri ve gastronomik sürprizleri ile sizi mutlaka memnun edecektir.

Kış henüz kapıya dayanmamışken, haftasonu ile birleştirip 4 günlük ufak bir kaçamak yapalım dedik. Yaşadığımız Bavyera'dan Avusturya'yı ve mis gibi kokan sarılı kızıllı ormanları pas geçip, Süd Tirol'e yani İtalya'nın kuzeyi ile Avusturya'nın güneyi arasındaki, her iki kültürün de en güzel yönlerini almış ve daha da zenginleştirmiş bu bölgeye "indik". İndik derken, gerçekten Alpler'in kuzeyinde kış, güneyinde yaz iklimi ile karşılaşıyorsunuz ve insan ılık bir sonbahardan ok daha güneyli bir hava ile karşılanınca, çok mutlu oluyor..

Bu bölgeye konumumuz gereği çok sık gelip gidiyoruz, özellikle elma toplama dönemi, bağ bozumu dönemi ve bahar coşkusu bu bölgede çok güzel yaşanıyor. Fakat kış öncesi de güzelmiş..

Merano özellikle spa turizmi meraklıları için kesinlikle birkaç saatlik bir molayı hak ediyor. Alpler'den inip de etrafta tropik ağaç ve çiçekleri görünce şaşıracaksınız, havası da suyu da gerçekten "tatlı". Terme Merano'da 2-3 saatlik bir yüzme ve sauna keyfinden sonra, şehir merkezinde ufak birşeyler atıştırıp Empress Elizabeth Parkı'nı dolaşıp, yolunuza devam edebilirsiniz. Eğer Merano'da 5-10 Kasım arasında bulunursanız, gerçekten şahane bir Şarap Festivali oluyor, sadece 300 şanslı katılımcıdan biri olmak için aylar öncesinden yerinizi ayırtmalısınız, sakın kaçırmayın.

Bir sonraki durak, aslında pek turistik olmayan ama bence saklı bir cennet kasaba; Fondo. Bu kasabada Paschbach Şatosu'nda kalabilirsiniz ama çocuklarla seyahat edenler için özellikle Çiflik Evleri'ni önereceğim. Bizim kaldığımız evde herşey doğal ve ev sahipleri çok canayakın insanlardı. Taze süt ve ürünleri ile kahvaltı yapıp, ahırdaki hayvanları sevebileceğiniz çiftlikler insana çok daha otantik bir deneyim sunuyor. Akşam içinse La Cantinota'nın incecik pizzasını tavsiye ederim. Fondo'da yapılacak çok şey yok ama kentin sevimliliği sizi bol bol yürümeye ve fotoğraf çekmeye yönlendirecek.

Ertesi gün kalkıp Trento üzerinden Verona'ya geçebilirsiniz. Trento büyük ve çok sevimli olmayan bir şehir, bir cappuccino için bile vakit harcamayın bence. Fakat Verona, kesinlikle 1 gün kalmanızı önereceğim, gez gez bitiremeyeceğiniz, sevimli mi sevimli, tarihi dokusunu çok güzel korumuş ve bunun için de UNESCO tarafından "dünya mirası" olarak kabul edilmiş Kuzey İtalya şehirlerinden biri. Ayrıca Shakespeare'in 3 farklı eserine ev sahipliği yaptığı için edebiyatseverlerin de ilgisini çekiyor. Ünlü romantik Romeo'nun biricik Julliet'inin evi de bu kentte. Julliet'in evini gezmek, duvarlarına aşk ve sevgi dolu niyetler iliştirmek dışında tabii ki kentin özellikle Arena ve Amfitiyatrolarında Opera dinlemek kaçırılmaz bir deneyim (tabii ki yazın, kış döneminde sadece bu alanları gezmekle kalıyorsunuz). Ponte Scaligero özellikle gece ışıklandırmasıyla çok çekici, Roma tiyatrosu ve yolu mutlaka görülmeli, tabii ki kenti çevreleyen roma kalesi ve kapılar da.. Piazza dei Signori, Dante'nin İlahi Komedya'sında geçen 72mt yüksekliğindeki çan kulesi ile San Zeno basilikası kaçırılmamalı. Verona'da her köşe başında minik bir bistro ya da ayak üstü Espresso içebileceğiniz ve pasta / pizza vs yiyebileceğiniz kafeler bol ama iştahınızı gezinin bir sonraki adımına, Bologna'ya saklamanızı öneririm.


Gelelim Bologna'ya... Ya da gelelim,kalalım, hiç ayrılmayalım Bologna'dan :) Yürümeyi, fotoğraf çekmeyi mi seviyorsunuz? Haydi Bologna'ya. Tarihi, arkeolojiyi mi seviyorsunuz, haydi Bologna'ya, dünyanın en eski üniversitesi'ni mi görmek istiyorsunuz, haydi Bologna'ya, çocuksuz romantik bir çiftsiniz haftasonu kaçamağı yapalım ve Collio Gorizia şarabına, Prosciotto ve Mortadella salamına, bologneze soslu tagliatelle ve lazagna'ya bunların merkezinde doyalım mı diyorsunuz, haydi Bologna'ya, çocuklarla rahat ve eğlenceli bir kent gezisi yapalım mı diyorsunuz, haydi Bologna'ya :) Kısaca, Bologna bence her kesimden her tür insanı kendine aşık edebilecek bir kent..


Piazza Maggiore, San Petronio Basilika'sı, Due Torri (çift kuleler) yürüye yürüye sizi kendilerine çekecek zaten. Tarih ve kültürü dokusu, her köşe başından gelen müzik tınıları (Unesco boşuna 2006 Müzik kenti ilan etmemiş!) ve kesinlikle dünyanın gastronomi cenneti diyebileceğim Bologna'da en az 2 gün kalın derim.. Bol bol yürüyün, vaktiniz ve aracınız varsa çevredeki köyleri ziyaret edin, yoksa Piazza Maggiore'nin altını üstüne getirin, her köşe başında ufak tefek birşeyler atıştırın derim. Ama asla spagetti bolognese sormayın ve aramayın, bulamazsınız :) Çünkü bolognese sosu spagettide kullanılmıyor, tagliatelle ya da biraz ağır bir beşamelle birlikte lasagne olarak yiyebilirsiniz.

Ayrıca Piazzo Santo Stefano'daki antika pazarını ve ufak tefek tadımlıkları görmenizi ve tatmanızı mutlaka öneririm. Madonna di San Luca manastırını da gezebilirsiniz.

Bologna gerçekten gün batımının kenti. Şehrin tamamı sarı turuncu ve beyaz binaları ile antik sokakları özellikle gün batımnı kırmızısına büründüğünde büyüleyici oluyor. O saatte bir kafeye oturun ve kendinize bir bardak (ya da bir şişe) lokal kırmızı şarap ısmarlayın ve sadece vitrinden gelip geçen insanları izleyin, kentin ışıklarını içinize çekin. Hele hele Arena del Sole'de bir oyuna girmeden önce..

Bologna'ya çocuklarla gidiyorsanız özellikle Suit Hotel Elite'i tavsiye ederim, içinde mutfağı banyosu vs olan apart daireler çok rahat ve Piazza Maggiore'ye yürüyerek sadece 15-20dk. Otobüs de var ama yollar tek yön ve inşaat nedeniyle kapalı olduğu için yürümek daha kısa sürebiliyor.

(c) Yazı ve fotoğraflar: Ceren Musaağaoğlı Schubert - Kasım, 2015.