21 Temmuz 2016 Perşembe

Malezya: "Gerçek Asya"

Başlığı böyle attım, çünkü bir dönem Malezya hükümetinin turizm bakanlığı böyle bir sloganla ülkelerine turist davet ediyorlardı. Bir de ahenkli bir şekilde hoş bir tınıda söylenince insanın kulağında bir hoşluk, "gidilesi" bir tat bırakıyordu. Gerçekten gidip görünce, bir defa daha ikna oldum, evet Malezya tam bir gerçek Asya güzeliymiş, haklılarmış.

Malezya'ya aslında bundan 3 sene önce gitmeye karar vermiş ama hamilelik nedeniyle planlarımızı iptal etmek durumunda kalmıştık. Bu sene 3 yaş altı bir çocuk ve üstüne de 5 aylık hamilelikle, delirmiş olmalıyız diye düşünen bir grup akran/akrabayı heyecanda bırakarak, tası tarağı sırt çantamıza attık ve gözümüzü karartıp Mayıs ayında Malezya'ya gittik. İyi ki de gitmişiz, hem çocukla, hem hamileyken, hem çocuksuzken, hem de tek başına kadın başına bile rahatça gidebileceğiniz bir ülke Malezya. Hem Asya'lı, hem Müslüman kültürünün etkisi var, hem de insanları oldukça dindar oldukları, kapalı ve dini vecibelerini yerine getiren insanlar oldukları halde, inanılmaz derecede açık görüşlü, kesinlikle yobazlığın kenarından geçmeyen, çok hoş çok renkli insanlar. İslam'ın ne yazık ki tüm dünyada tepki çeken uygulama ve terör aktiviteleriyle ilişkilendirildiği bu dönemde, hala gerçek İslam anlamında inançlı olmanın güzelliğini ortaya çıkarabilen ve korumayı başarabilen az sayıda kültürden biri sanki.. Şaşırdım.


Malezya'ya en güzel dönemde gittiğimizi düşünüyorum. Mayıs ayı muson yağmurlarından uzakta, çok aşırı sıcak ve kurak olmayan, çiçek böceklerin cıvıl cıvıl olduğu bir dönem. Haziran sonrası özellikle ülkenin batı sahiline deniz anaları geldiği için, mümkünse bu dönemde ziyaret etmenizi önereceğim.

Biz yine çocuktan sonra her tatilde yaptığımız gibi, bir araba kiraladık ve ülkenin asıl adasını güneyinden kuzeyine, doğusundan batısına fırıl fırıl gezdik. Bildiğiniz gibi Malezya'nın bir de Endonezya ile paylaştığı Sabah ve Brunei krallığını da içeren Sarawak adası var, fakat biz o bölgeye zaman kıtlığı nedeniyle bu seferlik dokunmadık. Ana adayı 3 haftada çok rahat gezebilir, ülke hakkında ayrıntılı deneyime sahip olabilirsiniz.

Rotamız dev şehir Kuala Lumpur'dan Doğu'daki turkuaz liman kenti Dungun'a, oradan muz ve hurma ağaçlrı tarafından hırpalanmış Belum yağmur ormanları arasından Penang'a, ülkenin alternatif sanat ve gurme başkenti sayılabilecek George Town'dan minik adanın kuzey doğusunda okyanus dalgalarıyla bir kez daha kucaklaşmaya, ordan geri Kuala Lumpur'a doğru bir çemberi andırıyordu.


Kuala Lumpur'a Münih'ten 14 saatlik aktarmalı uçuşla vardık ve vardığımızda ertesi günün gecesi başlamıştı bile. Bu çocuklarla seyahat ediyorsanız özellikle tercih edilmesi gereken bir öneri, çünkü varır varmaz yorgunlukla hemen uyuyor, 7 saatlik jetlag'i biraz daha hafif atlatmış oluyorlar. Kuala Lumpur'da tabii ki görülmesi gereken Petronas Kuleleri, aslında tırmanmaya çok da gerek olmayan ama ille tırmanmak istiyorsanız sabahın çok erken saatinde gidip sıraya girmeniz gereken bir macera. 37. katında kaldığımız The Face Suitlerinin muazzam bir Petronas kule manzarası vardı, açıkcası biz KL'deki 2 günümüzü kulelere  tırmanmak yerine, otelin sonsuzluk havuzundan kuleleri izlemek ve asıl şehrin görmek istediğimiz mahallelerini yürüyerek gezmekle geçirdik. Özellikle Chinatown'a gitmenizi ve sokakta birşeyler atıştırırken o kaosu iliklerinize dek yaşamanızı öneririm. Merdeka Meydanı'nda, özellikle George Town'a yolu düşmeyecekler için (yoksa gereksiz bir tekrar olacak) güzel koloni evleri var ve Jln Allor mahallesini yine sokak yemekleri ve insan izlemeleri için tavsiye ederim.


KL'den Dungun'a uzanan yol oldukça sevimli ve Dungun'da mutlaka Tanjong Jara Beach Resort'ta konaklamanızı tavsiye edeceğim. Malezya standartlarında biraz pahalı bir otel ama her kuruşuna değiyor, özellikle de SPA kısmı tüm bir senenin yorgunluğunu atmak için birebir. Sabaha karşı tropik kuşların sesleriyle uyanmak, sessiz sakin havuz başları ve esintili sahilde keyif yapmak, yerel mutfakları deneyimlemek ve dinlenmek için ideal bir tesis. Yemeklerinizi tesisin hemen dışındaki Çinli balıkçıda yiyebilir ya da Dungun'da kendinize yerel halkın gittiği ufak tefek büfelerde ya da perşembe günleri kurulan pazar alanında bir ziyafet çekebilirsiniz.


Fakat mideniz için asıl gitmeniz gereken yer George Town! Bu küçük koloni kenti hem sokak sanatının, hem mimarinin hem de gurme mutfağının namını tüm dünyaya salmış halde ve bence Malezya'nın en "görülesi" noktası! Dungun'dan George Town'a arabayla ulaşmak 7-8 saat sürdüğü ve küçük çocukla uzun yol çelik gibi sinirler gerektirdiği için, ortada bir yerde mola vermek isterseniz, tek seçeneğiniz Belum Rainforest Resort ve ekolojik anlayışa sahip bu tesis çok da güzel aktiviteler, yağmur ormanı hakkında çok çeşitli kurslar sunuyor, projeleri ile çevreyi ve yerel halkı destekliyor.


Gelelim George Town'a. Bu ufak ama dopdolu kent; Çin, Hint, Ermeni ve Malay kültürünü inanılmaz güzel harmanlamış mahallelerden, her köşebaşında karşınıza çıkan "Beyaz Kahve" ya da "nutmeg" (muscat nut) şurubu sunan sevimli cafelerden ve tam teşekküllü, en gurme mideleri bile mutlu edebilecek "hawker stand" de denen "sokak satıcısı" türü toplu yeme içme çadırlarından, koloni mimarisinin en güzel örnekleri rengarenk evlerine ve tabii ki dünyaya nam salmış sokak duvar resimleri sanatına ev sahipliği yapıyor. Tüm bunların tadına varmak için en az 3 gün kalmanızı öneririm.

Şehrin tam ortasındaki Ermeni Sokağı ya da Çin Mahallesi hem ekonomik, hem canlı konaklama imkanı sunsa da, bizim tercihimiz, koloni zamanından kalma ve bir ailenin kendi evinden müzeye çevirdiği Museum Hotel oldu. Bu otelde kalıyorsanız çok yakınlarındaki  New World Park Food Court yemek çadırını mutlaka ziyaret etmenizi öneririm. Bu bölgede kalmayanlar içinse, Esplanade Food Center, Hint mahallesindeki ayaküstü büfeler ve gözünüze sevimli görünen Batı tarzı kocaman kahvaltılar eşliğinde enfes meyve suları (vanilya dondurmalı gül şurubunu mutlaka deneyin) ve kahveler sunan daha modern (ve klimalı) kafelerde bol zaman geçirmenizi mutlaka öneririm. Aynı bölgede bisiklet kiralayarak (sıcak günler için şemsiyeli olanları hafife almayın) tüm sokak sanatını da görme imkanınız var.


George Town'a kadar gelmişken, dönüş yolu öncesi ufak bir deniz-güneş kaçamağı daha yapmak isterseniz, Penang'ın ada tarafının kuzeyine geçip, bulabilirseniz (çünkü Malezya'ya deniz için gelen turistlerin çoğu batı kıyısını tercih ediyor, bence asıl cennet doğu kıyısındaki Tanjong!) sakin bir koyda birkaç gün dinlenebilir, George Town'un keşmekeşinden arınabilirsiniz. Bölgede Shangri La Golden Sands Hotel'i özellikle öneririm, havuza ve konfora doyacaksınız. Kahvaltı dahil paket alıp, akşam yemeklerimizi de 2-3 dolara otelin hemen dışındaki yemek çadırında yedik, ayrıca harika bir gün batımı manzarası sunan Tiki tarzı döşenmiş "3 monkey" barının yemekleri gerçekten şahane. Ananasın içine oyulup konan deniz ürünlü safranlı pilavını, balıklarını ve kokteyllerini öneririm (rezervasyon şart).


Ne yazık ki Penang'da deniz çoğu zaman bulanık ve deniz anaları özellikle haziran sonrası biraz ciddi bir tehdit olabiliyor. O nedenle bol havuzlu bir konaklama imkanı yaratmanızı ve havuzda birden yanınızda yüzen 60cm'lik dev bir iguana (ya da 3 yaş altı olup perilere, prenseslere ve unicorn'lara inanan kızımın değimiyle: Dinazoooor) görürseniz panik olmamanızı, tamamen zararsız bu hayvanın yüzebildiğine şaşırıp (su mu içecek, yüzemez o ya, sürüngenler yüzer miydi, allah daldı, yüzüyor!) sürüngendeki zerafeti izlemenizi tavsiye ederim :)

KL'den 7 saatlik bir yolculukla, yıllar önce gittiğimiz ve kalbimizi fetheden Umman'da (hatırlamak için buraya tık tık) 2 günlük bir duraklama ve jetlag'in etkisini hafifletme yapıp, 6 saatlik ikinci bir yolculukla evimize vardık.


Malezya için söyleyebileceğim, gerçekten misafirperver, iyi niyetli insanların, gidilip görülesi ve hesaplı kalınası, krallar gibi yiyip içilesi, rahat ve güzel ülkesi. Hamile de olsanız, çoluk çocuklu da olsanız (hatta hiç bir şey yemeyen, aşırı yemek seçen çocuklar da olsalar yediklerine inanamayacaksınız!) balayı çifti ya da yalnız gezgin de olsanız Malezya'da herkese göre bir şeyler var. Üstelik iddia ediyorum yanıbaşındaki Endonezya, Bali, Singapur hatta Tayland'dan bile ilginç bir kültür mozaiği bulacaksınız. Kaçırmayın!

Yazı ve fotoğrafların tüm hakları (c) Ceren Musaağaoğlu Schubert'e aittir. İzinsiz kullanılamaz.

25 Mart 2016 Cuma

Haftasonu kaçamağı: Cesky Krumlov (Çek Cum.)

Çek Cumhuriyeti denince akla hemen Prag geliyor, gerçekten de görülmesi gereken, tarihi, kültürel, sevimli bir başkent. Fakat Çek Cumhuriyeti'ni biraz daha kırsaldan tanımak istiyorsanız ve Prag'a yakın bir haftasonu kaçamağı planlıyorsanız Cesky Kromlov tam size göre. Sevimli ve ufak bir Orta Çağ kasabası olan Cesky Krumkov'un tarihi dokusunu koruyabilmek için, kente motorlu araç girişini kısıtlamışlar. Aracınızı kent merkezine sadece 5-6 dakika uzakta bulunan park alanlarından birine ya da otelinizin size önereceği  özel park alanına bıraktıktan sonra, şehri kıvrım kıvrım kuşatan Vltava nehrini kesen taş köprülerin birinden geçerek, arnavut kaldırımı sokaklar ve tarihi dokusu çok güzel bir şekilde korunmuş binalar arasından merkeze yürüyorsunuz.

Merkezde çok çeşitli konaklama seçenekleri mevcut ama ben özellikle konumu, hizmet kalitesi ve orjinal mimarisi ile Castle View Apartments'ı önereceğim. Biz çatı katı odasında kaldık, geniş ve rahat, perdelerle çevrili bir klasik yatak, oturma grubu ve mutfağı da olan ufak bir stüdyo daireydi ve çok romantikti, fakat özellikle eşim gibi uzun boyluysanız gece kafanızı alçak çatı katı tavanına ve duvarlara çarpmamak için, biraz daha geniş ara kat odalardan birini tavsiye edeceğim. Kışın oldukça rahat ve sıcak bir atmosferi olan çatı katı, yazın fana rağmen biraz sıcak da olabilir. Otelin bir başka avantajı, hemen karşısında Cesky Krumlov'un en ünlü geleneksel Çek mutfağı olan "Krcma v Satlavske ulici"nin bulunması. Bu restaurant vejeteryanların kabusu ama etseverlerin rüyası diyebileceğim soslu, ocak ateşinde pişmiş et ağırlıklı fakat vejeteryanlar için de "Laibon" ve "U Dwau Maryi" gerçekten güzel seçenekler. Kentte aç kalmanız mümkün değil çünkü gün boyu servis veren cafeler, özellikle "çikolata döner" dedikleri bir tatlıyı ve ünlü ballı keklerini satan ufak büfeler bir başka seçenek. Ayrıca gece geç saatlere dek, sokak aralarını şenlendiren minik minik publarda "Absent" de içeren içkileri yudumlayabilirsiniz. Batı Dünyası'nın "Budweiser" olarak bildiği biranın asıl kaynağı da Çek Cumhuriyeti ve burada aynı birayı "Budvar" olarak bulabilirsiniz. Çok hafif ve sulu geldiyse, yerel bir bira olan Eggenberg'i öneririm.

Konaklama ve yeme içme gibi elzem ihtiyaçlarımızı sağladıktan sonra, tabii ki sıra şehri ve yakın çevresini tanımaya geliyor. Cesky Krumlov oldukça minik bir kasaba ve arnavut kaldırımlı dar sokaklarda yürürken Orta Çağ'ı iliklerinize dek hissedebiliyorsunuz. Özellikle şehrin her köşe başında kafanızı kaldırdığınız an gözgöze geldiğiniz o şahane kulesiyle kaleyi ve manastırı gezmenizi tavsiye ederim. St. Vitus Kilisesi'nde bir konser ya da ayine katılmanız da güzel bir deneyim olacak. Şehir merkezinde bulunan işkence müzesi de ilginç bir deneyim. Tarih ve güzel sanatlara meraklıysanız, Egon Schiele Sanat merkezi'ni mutlaka öneririm. Ayrıca şehrin biraz dışında, 30km uzaklıkta bulunan Rozmberk ve Hluboka kaleleri de ziyaret etmeye değer. Özellikle Rozmberk'teki mahzende mazoşist turistler için bir de parası karşılığı "turist işkencesi" görme imkanı var ki görenler hakikaten memnun kalıyor ve fazla acı ağrı çekmediklerini ifade ediyorlar - ben anlatanların yalancısıyım.. Yine Zlata Koruna ve Vyssi Brod'daki manastırlar da görülmeye değer.

Kent özellikle kano, sal gibi araçlarla Vltava nehrinde çok güzel geziler sunuyor. Yazın şamrellerle serin suları hissetmek de hoş olabilir. Ayrıca özellikle kent çevresindeki Klet  dağı'na (1082mt) tırmanış, ormanlık alanlarda trekking ve yürüyüş de şahane aktiviteler. Dağa arabayla çıkmanız da mümkün ve bir kent yerlisinin bize sır açıklar gibi sessizce verdiği öneriyi; Jaronin Beech orman doğal koruma alanı"nı mutlaka ziyaret etmenizi önereceğim. Gerçekten de sık ve hafif karanlık ormanlık alanda yürürken, insan huzuru buluyor ve bazı anlarda önünüze geyikler ceylanlar çıkıveriyor, çok etkileyici bir deneyim.

Çocuklarla gelen ziyaretçiler için şehre 2km. uzaklıkta bulunan Slupenec At Binme Okulu'nun kısa turlarını ve kış döneminde Lipno Gölü yakınlarında bulunan snowboard ve kayak okulunu öneririm. Özellikle kayak oldukça ucuz seçenekler sunuyor. yaz döneminde yine bu gölün kıyısında kamp yapmak ya da birkaç saat yürüyüş ve yüzme ile ruhunuzu arındırmak da güzel seçenekler tabii.

Bir de özellikle Cesky Krumlov'dan Almanya yönüne devam edecekler için; Münih ile Cesky arasında tam ortada bulunan Passau kentinde bir soluklanma molası vermenizi, Don nehri üzerinde işleyen gemilerle 45dk süren kısa gemi turuna katılıp sonra da St. Stephan Katedrali'nin hemen yanında bulunan Cafe Stephans Dom'un şahane pastalarını ve pralin çikolatalarını tatmanızı önereceğim. Bu cafe ayrıca bir "pralin okulu" olarak da işlev görüyor ;) Oldukça klasik döşenmiş bu rahat cafe'de ayrıca somonlu ıspanaklı krep de şahane ve hele de çay saatinde oradaysanız asla kaçırmamalısınız!

(c) Ceren Musaağaoğlu Schubert; Mart, 2016.

4 Şubat 2016 Perşembe

Münih'te çocukla gidilecek yerler

Her sene Şubat ayında yaptığımız uzun tatil bu sene eşimin iş yoğunluğu ve diğer bazı sebepler nedeniyle biraz ertelendi. Madem ben yerimden kımıldayamıyorum, o zaman yakınlarımı ve sevdiklerimi çağırıyorum ama gelen giden de yok, bari dedim ufak bir özendirme yazısı yazayım da belki bloggercıklarım gelir, bizi şenlendirir.

Münih, aslında yazın gelmenizi önereceğim bir kent çünkü hem iklim koşulları hem de festivaller, çevre gezileri, dış mekanda doğada uzun zaman geçirebilme fırsatı daha çok yazın yakalanıyor Batı Avrupa'nın genelinde. Ama doğrusu ben şehrimi çok sevdiğim için, dört mevsim gezilebilecek bir kent, baharları ayrı güzel, kışı ayrı güzel, buyrun gelin diyorum! Münih'te gezilecek çok yer var ama çocukla gelecekler için kısa kısa "şehir sakininden öneriler" vermek istiyorum.

İlk mekanımız Deutsches Museum Kinderreich. Gerçekten büyükleri bile günlerce oyalayabilecek potansiyele sahip bu müzemiz çocuklar için de çok güzel bir bölüme sahip, en miniklerin bile ilgisini çekecek trenler, özellikle 2-10 yaş grubu çocukları cezbediyor. Kendinize evler inşa edebileceğiniz kocaman lego bölümü, daha büyükler için deney odaları, teknoloji bölümü ile neredeyse bir tam gününüzü geçirebilirsiniz. Ayrıca Pazar günleri Münih'teki müzelerin neredeyse tamamının sadece 1 Euro olduğunu da belirteyim. Yine müze kategorisinde bir de çok bilinmeyen Balon Müzesi var, gerçekten çok etkileyici.

İkinci mekanımız, benim son 2 aydır keşfettiğim ve neredeyse haftada bir gittiğim Kinderkunsthaus. Bu sanat atölyesi özellikle görsel sanatlara meraklı çocuklar için çok güzel programlar sunuyor. Çocuklar anne babalarıyla ya da yalnız katılabiliyorlar, boyama, baskı, bilgisayarlı çizgi film atölyesi, bilgisayarlı çizim atölyesi, heykel bölümü ve video sanatları bölümleri ile yine en az 3-5 saat geçirebileceğiniz ve aile boyu eğlenebileceğiniz, yaratıcılığınızı besleyebileceğiniz bir sanat evi - ayrıca özellikle yağlı ve suluboyalarla çalışırken evinizi de batırmamış oluyorsunuz ;)

Üçüncü mekanımız Poing Vahşi Yaşam Parkı, sadece Münih ve çevresinde yaşayan ren geyikleri, ceylanlar, keçiler, yaban domuzları, kurtlar ve çeşitli kanatlıları görmekle kalmayıp, vahşi olmayanları elinizle besleme ve sevme imkanı da bulacağınız, hayvanların kocaman park alanı içinde özgürce dolaştıkları çok hoş bir ormanlık alan. Ayrıca en küçüklerden büyüklere, her yaştaki çocuğu ve hatta anne babasını mutlu edebilecek bir oyun alanı var ki, dillere destan. Yazın giderseniz mayo da götürün ve sulak, çamurluk alanlarda keyif yapın derim. Yine özellikle yazın kurulan bira bahçesi ile benim en favori ve neredeyse her hafta çocuk parkına gittiğim mekanlarımdan biri olan, dört mevsim geyik ve ceylanları besleyebileceğiniz Hirschgarten de güzel bir alternatif. Tabii ki Münih Hayvanat Bahçesi benim gibi "hayvan hapishanesi"ne karşı olan ebeveynler için bile bol geniş ve doğal alanı ile güzel bir başka alternatif.

Sadece yaz döneminde açık olan Beeren Cafe'lerde su oyunları, saman üzerinde zıplamalar, keçi ve atları beslemeler ve dalından çeşit çeşit meyve koparıp yemeler dışında bir de tüm gün ayaklarınızı uzatıp keyif yapma imkanınız var çünkü çocukları oyalayacak bir sürü oyun ve kum alanı, bobbycar varken yanınıa bile gelmiyorlar. Tabii ki yine sadece yaz döneminde çevre göl ve Isar'da yüzmeyi de mutlaka öneririm ama dikkatli olunması, girdaplara ve buz gibi suya özellikle dikkat edilmesi kaydıyla.

Dördüncü mekan(lar)ımız özellikle kış döneminde çocuklarına oyun alanı arayan aileler için,Winterspielplatz ve 4 mevsim açık olan Coco Loco KinderparkPeppino KinderlandJux und Tollerei de güzel seçenekler.

Çocukla çok keyifli ve bir o kadar da dinlendirici spa keyfi için Westbad'ı öneririm çünkü hem açık ve kapalı alanda sıcacık suyu, kocaman kaydırağı var, hem de çok küçükler için çok sevimli bir bebek havuzu. Ayrıca haftanın belli bir gününde bebek saunası da bebekli anneler için çok eğlenceli.

Son mekanımız özellikle çocukla Pazar kahvaltısı / brunch arayanlara özel; Leonardo Royal Hotel hem çocuk bakım hizmeti sunuyor hem de gerçekten lezzetli ve bol çeşitli brunch imkanı var. Rezervasyon gerekiyor ama gittiğinize değiyor.

Münih'e gelmeyi planlayan çocuklu aileler için, yaz kış gidebileceğiniz tüm bu mekanları özellikle, fiyatların yüksek olmayışı, kalabalık olmayışları, hijyenik, sakin ve sadece çocuklar için değil tüm aile için eğlenceli alanlar olmaları nedeniyle can-ı gönülden öneririm. Ayrıca; gelince haber verin de biz de size katılalım :) İyi seyahatler!

(c) Ceren Musaağaoğlu Schubert, Şubat, 2016.

31 Ocak 2016 Pazar

Avusturya Alpleri'nde kayak - haftasonu kaçamakları

Kayak ve kış sporları için Avusturya Alpleri'nde büyük turizm merkezleri yerine küçük çiftlik evleri ya da aile yanı konaklamalı, fazla pahalı olmayan ama her düzeyde kayak ve snowboardsevere hitab edecek, çocuklar için kayak okulları, kızak ve diğer kış sporları yapma imkanları ile kayak sonrası apreski ve kasları dinlendirecek havuz-spa merkezleri arıyorsanız; bu yazı tam sizlik.

İki merkezden bahsedeceğim. İlki Münih'e sadece 2 saat uzaklıkta bulunan Westendorf. Bu sevimli kasaba aynen Heidi'nin köyü misali, yaz kış turizme açık bir ufak Avusturya kasabası. Öyle yerel ve samimi ki, kasabada yaşayanlar evlerini pansiyon olarak kiraya veriyor, sizi aile yemeklerine davet ediyor, kahvenizi sıcacık stüdyonuza getiriyorlar. Kayaklarını her daim evlerinin önündeki çengellere asıyor, kızakla ekmek almaya gidiyor, at arabalarıyla size romantik geziler sunuyorlar.


Pistler gerçekten en kolaydan en zora, her zevke hitab ediyor ve sabahtan akşama dek kayabileceğiniz kadar uzun ve çeşitli. Minikler için 3 yaştan itibaren kayak okulları ve kar oyunları da mevcut. Tabii ki kayak sonrası midenizi eğlendirebileceğiniz ve yorulmuş bedeninizi dinledirebileceğiniz kafeler, barlar, havuz ve spalar her köşe başında. Kentin çeşitli çiftlik evlerinde ya da pansiyon ve otellerinde oldukça makul fiyatlara konaklayabilirsiniz, banka ve alışveriş yapılabilecek marketler de açık. Westendorf ufak haftasonu kaçamakları için yaz kış gidilebilecek sevimli ve sakin bir kasaba..

İkinci merkez ise; aslında yine aynı bölgede ama daha da küçük, hatta bir küçük kutucuk diyebileceğim Brandenberg. Yine bir çiftçi ailenin yanında kaldık ve yine şahane bir stüdyo daireydi. Çiftlikte hayat gerçekten tam çocuklu aileler için ideal. Sabahları ahırdaki ineklerin mööö'leriyle uyandık, yavru buzağıları ellerimizle besledik, sevdik. Hemen evin 20mt ötesinden başlayan pistte 2,5 yaşındaki kızımız kayak yapmayı denedi, bol bol kızakla kaydı, yemeklerimizi hemen evin karşısındaki otelde yedik ve kendimizi oradaki köylülerden bir aile gibi hissettik. İnanılmaz samimi ve rahat bir yer. Pist biraz kısa ve uzun yıllardır kayan bizleri tatmin edecek gibi değil ama çevre kasabalarda kırmızı (orta) ve siyah (ileri) düzey pistler var ve ulaşım çok kolay. Çok turistik bir bölge olmadığı için fiyatlar da çok makul.

Ayrıca bölgede spa turizmi ve kayak sonrası aktiviteler yine çok gelişmiş olduğu için, kayaktan fırsat kalan zamanları da dolu dolu geçirebilirsiniz. Mesela biz bir at arabalı orman gezisi yaptık ki gerçekten dedikleri kadar romantikti. Normalde araçların girmediği bir patikadan at arabasıyla resmen 10mt ötenizde geyikleri, ceylanları görerek karın puf puf sesi ya da sessizliği içinde mis gibi dağ havasını soluyarak 2 saat dünyanın tüm sesinden ve gürültüsünden uzaklaşıyorsunuz. Tabii ki karların ortasında bir küçük kulübede mola veriliyor ve tabii ki Glühwein (sıcak şarap) ya da sıcak elma çayı içiliyor.. Şahane bir deneyim.

Kısacası; Avusturya Alpleri'nde oldukça hesaplı ve keyifli bir haftasonu kaçamağı yapmak istiyorsanız, her iki bölgeyi de öneririm. İyi kayaklar!

(c) Ceren Musaağaoğlu Schubert, Ocak, 2016.

12 Ocak 2016 Salı

Merano, Fondo, Verona ve Bologna

İtalya'nın kuzeyi yaz kış zevkle gezebileceğiniz bir bölge. Hem külürü güneyden çok farklı, hem de kış sporlarına, göllere ve ormanlara ev sahipliği yapan, her biri kendine özgü, kendi kendine yeten, sevimli mi sevimli, ufak mı ufak kasabalarla dolu. Yaz aylarında bir çok bisikletli, motorsikletli gezgin ya da kamp aracıyla keyif yapan aileler görebilirsiniz, yemyeşil ormanlarında yürüyebilir, göllerinde yüzebilirsiniz ama kış aylarında da doğal güzellikleri ve gastronomik sürprizleri ile sizi mutlaka memnun edecektir.

Kış henüz kapıya dayanmamışken, haftasonu ile birleştirip 4 günlük ufak bir kaçamak yapalım dedik. Yaşadığımız Bavyera'dan Avusturya'yı ve mis gibi kokan sarılı kızıllı ormanları pas geçip, Süd Tirol'e yani İtalya'nın kuzeyi ile Avusturya'nın güneyi arasındaki, her iki kültürün de en güzel yönlerini almış ve daha da zenginleştirmiş bu bölgeye "indik". İndik derken, gerçekten Alpler'in kuzeyinde kış, güneyinde yaz iklimi ile karşılaşıyorsunuz ve insan ılık bir sonbahardan ok daha güneyli bir hava ile karşılanınca, çok mutlu oluyor..

Bu bölgeye konumumuz gereği çok sık gelip gidiyoruz, özellikle elma toplama dönemi, bağ bozumu dönemi ve bahar coşkusu bu bölgede çok güzel yaşanıyor. Fakat kış öncesi de güzelmiş..

Merano özellikle spa turizmi meraklıları için kesinlikle birkaç saatlik bir molayı hak ediyor. Alpler'den inip de etrafta tropik ağaç ve çiçekleri görünce şaşıracaksınız, havası da suyu da gerçekten "tatlı". Terme Merano'da 2-3 saatlik bir yüzme ve sauna keyfinden sonra, şehir merkezinde ufak birşeyler atıştırıp Empress Elizabeth Parkı'nı dolaşıp, yolunuza devam edebilirsiniz. Eğer Merano'da 5-10 Kasım arasında bulunursanız, gerçekten şahane bir Şarap Festivali oluyor, sadece 300 şanslı katılımcıdan biri olmak için aylar öncesinden yerinizi ayırtmalısınız, sakın kaçırmayın.

Bir sonraki durak, aslında pek turistik olmayan ama bence saklı bir cennet kasaba; Fondo. Bu kasabada Paschbach Şatosu'nda kalabilirsiniz ama çocuklarla seyahat edenler için özellikle Çiflik Evleri'ni önereceğim. Bizim kaldığımız evde herşey doğal ve ev sahipleri çok canayakın insanlardı. Taze süt ve ürünleri ile kahvaltı yapıp, ahırdaki hayvanları sevebileceğiniz çiftlikler insana çok daha otantik bir deneyim sunuyor. Akşam içinse La Cantinota'nın incecik pizzasını tavsiye ederim. Fondo'da yapılacak çok şey yok ama kentin sevimliliği sizi bol bol yürümeye ve fotoğraf çekmeye yönlendirecek.

Ertesi gün kalkıp Trento üzerinden Verona'ya geçebilirsiniz. Trento büyük ve çok sevimli olmayan bir şehir, bir cappuccino için bile vakit harcamayın bence. Fakat Verona, kesinlikle 1 gün kalmanızı önereceğim, gez gez bitiremeyeceğiniz, sevimli mi sevimli, tarihi dokusunu çok güzel korumuş ve bunun için de UNESCO tarafından "dünya mirası" olarak kabul edilmiş Kuzey İtalya şehirlerinden biri. Ayrıca Shakespeare'in 3 farklı eserine ev sahipliği yaptığı için edebiyatseverlerin de ilgisini çekiyor. Ünlü romantik Romeo'nun biricik Julliet'inin evi de bu kentte. Julliet'in evini gezmek, duvarlarına aşk ve sevgi dolu niyetler iliştirmek dışında tabii ki kentin özellikle Arena ve Amfitiyatrolarında Opera dinlemek kaçırılmaz bir deneyim (tabii ki yazın, kış döneminde sadece bu alanları gezmekle kalıyorsunuz). Ponte Scaligero özellikle gece ışıklandırmasıyla çok çekici, Roma tiyatrosu ve yolu mutlaka görülmeli, tabii ki kenti çevreleyen roma kalesi ve kapılar da.. Piazza dei Signori, Dante'nin İlahi Komedya'sında geçen 72mt yüksekliğindeki çan kulesi ile San Zeno basilikası kaçırılmamalı. Verona'da her köşe başında minik bir bistro ya da ayak üstü Espresso içebileceğiniz ve pasta / pizza vs yiyebileceğiniz kafeler bol ama iştahınızı gezinin bir sonraki adımına, Bologna'ya saklamanızı öneririm.


Gelelim Bologna'ya... Ya da gelelim,kalalım, hiç ayrılmayalım Bologna'dan :) Yürümeyi, fotoğraf çekmeyi mi seviyorsunuz? Haydi Bologna'ya. Tarihi, arkeolojiyi mi seviyorsunuz, haydi Bologna'ya, dünyanın en eski üniversitesi'ni mi görmek istiyorsunuz, haydi Bologna'ya, çocuksuz romantik bir çiftsiniz haftasonu kaçamağı yapalım ve Collio Gorizia şarabına, Prosciotto ve Mortadella salamına, bologneze soslu tagliatelle ve lazagna'ya bunların merkezinde doyalım mı diyorsunuz, haydi Bologna'ya, çocuklarla rahat ve eğlenceli bir kent gezisi yapalım mı diyorsunuz, haydi Bologna'ya :) Kısaca, Bologna bence her kesimden her tür insanı kendine aşık edebilecek bir kent..


Piazza Maggiore, San Petronio Basilika'sı, Due Torri (çift kuleler) yürüye yürüye sizi kendilerine çekecek zaten. Tarih ve kültürü dokusu, her köşe başından gelen müzik tınıları (Unesco boşuna 2006 Müzik kenti ilan etmemiş!) ve kesinlikle dünyanın gastronomi cenneti diyebileceğim Bologna'da en az 2 gün kalın derim.. Bol bol yürüyün, vaktiniz ve aracınız varsa çevredeki köyleri ziyaret edin, yoksa Piazza Maggiore'nin altını üstüne getirin, her köşe başında ufak tefek birşeyler atıştırın derim. Ama asla spagetti bolognese sormayın ve aramayın, bulamazsınız :) Çünkü bolognese sosu spagettide kullanılmıyor, tagliatelle ya da biraz ağır bir beşamelle birlikte lasagne olarak yiyebilirsiniz.

Ayrıca Piazzo Santo Stefano'daki antika pazarını ve ufak tefek tadımlıkları görmenizi ve tatmanızı mutlaka öneririm. Madonna di San Luca manastırını da gezebilirsiniz.

Bologna gerçekten gün batımının kenti. Şehrin tamamı sarı turuncu ve beyaz binaları ile antik sokakları özellikle gün batımnı kırmızısına büründüğünde büyüleyici oluyor. O saatte bir kafeye oturun ve kendinize bir bardak (ya da bir şişe) lokal kırmızı şarap ısmarlayın ve sadece vitrinden gelip geçen insanları izleyin, kentin ışıklarını içinize çekin. Hele hele Arena del Sole'de bir oyuna girmeden önce..

Bologna'ya çocuklarla gidiyorsanız özellikle Suit Hotel Elite'i tavsiye ederim, içinde mutfağı banyosu vs olan apart daireler çok rahat ve Piazza Maggiore'ye yürüyerek sadece 15-20dk. Otobüs de var ama yollar tek yön ve inşaat nedeniyle kapalı olduğu için yürümek daha kısa sürebiliyor.

(c) Yazı ve fotoğraflar: Ceren Musaağaoğlı Schubert - Kasım, 2015.

7 Mart 2015 Cumartesi

Çocukla Afrika

Bundan 4 sene önce yine sırt çantalı ve bağımsız olarak gitmiş, tamamen toplu ulaşımı kullanarak Güney Afrika'nın Cape Town kentinden, Namibya, Zambia, Malawi ve Tanzanya'yı aşıp Zanzibar'da gezimizi sonlandırmıştık (hatırlamak için buraya tıklayabilirsiniz). Muhteşem bir deneyimdi ve aynı zamanda da sağlık açısından baya zorlamıştı beni. İtiraf edeyim dönerken "daha bir süre dönmem Afrika'ya" diyerek dönmüştüm. Ne oldu da sadece 4 sene sonra, tüm o sırt çantalarına bir de bebek arabası ekleyip yine kendimizi Afrika'da bulduk dersek.. Sanırım Afrika'ya aşık olmak böyle birşey. Ne uzak kalabiliyorsun, ne de yakındayken rahatsın.

1,5 yaşındaki çocukla seyahat etmek çok şey değiştirmiyor aslında. Biraz daha planlı, daha az spontan ve bir derece daha temiz ve lüks konaklama ve ulaşım tercih ediyorsunuz çünkü daha bebek sınıfından çocuk sınıfına yeni terfi etmiş bulunan bücürle yalınayak başıkabak seyahat mümkün olsa da, iki günde bir uzun mesafeler katedebilmek, başına savruk ve hızlı tempoda seyahat pek mümkün değil. Zaten olmamalı da sanırım, anneliğin bana öğrettiği en temel taşlardan biri bu; yavaşlamak. Afrika zaten yavaş bir kıta, insanların zaman anlayışı Batı'dakinden daha farklı. Özünde böyleyken, koştur koştur seyahat etmektense, anın keyfini yakalamak ve uzun uzun da keyfini çıkartmak en güzeli..

Bu sefer Münih'ten yola çıktık ve Etihad'ın promosyonlu uçuşu ile Seyşeller aktarmalı olarak Johannesburg'a gittik. Seyşeller'de bir hafta kaldık ama geçen sene de bu cennet adalarda 15 gün geçirdiğimiz için, bahsetmeden geçeceğim. Geçen seneki yazım burada, özetle hiç bir şey değişmemiş ve ekleyeceğim hiç bir şey yok. Hala cennet, hala muhteşem.

Johannesburg'a (JB) indiğimizde, Seyşeller'den daha serin, rüzgarlı bir hava karşıladı bizi. Fakat kuzeye çıktıkça derece 30'ların üst sınırlarına yaklaştı. Nem olmadığı için insanı daraltmayan, hoş bir sıcak, özellikle Şubat ayında kar altındaki Avrupa'dan geliyorsanız. İlk durağımız Pretoria oldu ve bu güzel kentte, ne yazık ki insan kaynaklı güvenlik nedeniyle şehir merkezinde yürüyemeden, ancak arabayla (o bile önerilmediği halde) gezebildik, Beyaz Adam'ın övünç kaynağı, bence mimarisindeki süslemeler dışında pek bir özelliği de olmayan, son derece "yerlilere medeniyeti getirdik, ne kadar da muhteşemiz" türündeki ırkçılık abidesi (ve bence 30 sene içinde yerinde yeller esecek olan) Voortrekker Monument'i ziyaret ettik. Ayrıca çocuklar için ilginç olabilecek ve içeriye silahla giremeyeceğiniz (!) bir de hayvanat bahçesi var, görülmeye değer. Özellikle bush'a yaban hayata ve safariye çıkacaksanız, önceden çocukların ilgisini çekmek ve dikkatlerini yöneltmek için güzel bir fırsat. Geniş çim alanlarda piknik yapmak ve yürüyüş için de öneririm. Pretoria'da kaldığımız otel "Opikopi Guest House" kesinlikle önereceğim, Afrika'nın dört bir yanından işadamı ve üst düzey (gazeteci, bürokrat) seyyahların kaldığı ve bu insanlardan Afrika ve sosyal yaşam hakkında çok ilginç anektodlar alacağınız bir buluşma noktası. Ve de tabii silahlı güvenlikle, elektrikli ve jiletli tellerle, yüksek duvarlar ve köpeklerle "korunduğunuz" bir nevi beyaz adam hapishanesi. Ama ne yazık ki alternatifleri çok riskli..


Pretoria'dan sonra yaban hayata, safari alanlarına gittik. Kruger ne yazık ki sıtma ve daha beteri sarı humma bölgesi ve 1,5 yaşındaki çocukla gidilecek yer değil. Fakat en az Kruger kadar bereketli, her yerden uzak, muhteşem bir flora ve fauna alanı olan Waterberg bölgesi ve özellikle Vaalwater muhteşem bir seçenek. Vaalwater "medeniyet"ten oldukça uzak küçücük bir kasaba ve iki ATM ile bir market bulunuyor. Bir de kendin pişir kendin ye'den sıkılırsanız öğlen 14'e kadar açık olan ufak bir cafe'si var (muzlu milkshake'leri ve cevizli keklerini özellikle tavsiye ederim). Fakat Vaalwater'da yapacağınız şey şu: marketten etinizi, kömürünüzü, içeceklerinizi, salata malzemelerinizi ve macadamialı kurabiyelerinizi (kaçırmayın bu lezzeti) alıp istifliyorsunuz ve kaldığınız safari kampından dışarı burnunuzu dahi çıkarmıyorsunuz. Bu kamplara "game reserve" deniyor ve genellikle beyaz bir aile tarafından işletiliyor, ailenin yanında kalıyorsunuz aslında ve size sundukları doğal bungalovlarda konaklıyor, bahçenizde havuz ve mangal keyfi (braii) yapıyor, sabahtan akşama dek kamp alanını ziyaret eden hayvanları izliyor, doğayı dinliyor, kayan yıldızların altında dilek tutuyorsunuz. Bu kadar basit bir yaşam. Tabii ki muhteşem bir deneyim, çok romantik, dinlendirici, lezzetli ve heyecan verici (çünkü sırtlan, çakal, Black Mamba denen son derece zehirli yılanlar, zebra, zürafa, yaban domuzu ve mandalar size 1-2 mt uzakta, uyduruk bir çitin hemen arkasında!) Eğer oturduğunuz ya da yattığınız yerden sizi ziyarete gelen safari hayvanlarını (game) gözlemlemek size yeterli gelmezse, bölgede bir çok vahşi hayat alanı var, arabalı ya da yürüyerek gezebilir, turlara katılabilirsiniz. Bu bölgede kredi kartı kullanılmıyor, konakladığınız yerler euro ya da dolar kabul etmiyor; o nedenle cebinizde yeterli nakit olmasına dikkat edin. Bir de G. Afrika'nın genelinde enerji açığı nedeniyle sık sık elektrik kesintileri oluyor, bunlar genellikle önceden belirlenen saatlerde yapıldığı için, elektrikli mangal gibi aletleri kullanacaksanız önceden bilgilenin derim.


İkinci haftaya iyice dinlenmiş şekilde, huşu içinde başladık ve Afrika'nın Las Vegas'ı ile Disneyland'ı arası birşey diyebileceğim Sun City'ye gittik. Burası kumarhaneleri ve dünyanın en iyileri arasında sayılan su parkı ile ünlü, yine kendinizi beyaz adam'ın "kurtarılmış bölgesi"nde hissedeceğiniz tuhaf bir yer ve 2 günden fazlası insanı sıkar ama görmeden de geçmeyin derim. Paranıza azıcık kıyarsanız konaklama için The Palace Hotel'i mutlaka öneririm, oldukça kitch ama bir o kadar da ihtişamlı. Hemen yakınındaki Cavanas Hotel de ekonomik ve rahat. Zaten su parkından çıkıp ayaküstü birşeyler atıştırıp (ne yazık ki yeme içme işleri G. Afrika'nın genelinde çok kötü, fastfood ve kalitesiz) casino'lara giriyorsunuz, Sun City'de yapacak pek fazla şey yok. Vaktiniz kalırsa bir de Lost City labirentini gezebilirsiniz..

Son durağımız Johannesburg'du ve bu kente 2 gün ayırdık. Şehrin merkezi yine Pretoria'da olduğu gibi gece asla, gündüz ise bazı bölgelerde özellikle temkinli olarak gezilebiliyor. Özellikle Hillbrow bölgesini ve Soweto gibi township denen gecekondu alanlarını kesinlikle tek başınıza gezmeye kalkmayın. Kentin tamamında, arabanızın camları kapalı, kilitli olarak gezmenizi, üzerinizde kamera ya da değerli hiçbir şey taşımamanızı (markalı kıyafetler dahil), kırmızı ışıklarda ön ve yan arabalara mesafe bırakmanızı önereceğim. Hillbrow için Ponte City'yi de içine alan harika bir yürüyüş turu önereceğim ve gelirin tamamı bölgenin yararına kullanılıyor, mutlaka katılmanızı tavsiye ederim. Çok güvenli ve ilginç; Dlala Nje. Ayrıca City Tour kırmızı otobüslerine katılabilir ya da bizim yaptığımız gibi aynı rotayı kendi arabanızla gündüz saatinde dolaşabilirsiniz. Ben JB'de kaldığımız sürece kendimi güvensiz hissetmedim ama her 3 dakikada bir çocuğun (kadının değil) tecavüze uğradığını, sadece kafası iyi olup da bela aradığı için rastgele birine nişan alıp öldüren insanların olduğunu, dünyanın en tehlikeli şehirlerinden biri olduğunu aklınızdan çıkarmayın derim. Konaklamak için Sandton, Bedfordview ya da bizim tercihimiz olan Melville (Arum Place) güvenli ve güzel bölgeler. Ayrıca çocuklaysanız Melville'deki Bambanani'yi mutlaka ama mutlaka önereceğim. Hem yeme içme için (kokteylleri bile yuvarlayabilirsiniz), hem de oyun alanı olarak harika bir yer.

Özetle; bu seferki G. Afrika seyahatimiz ilki kadar başına buyruk olmasa da, hem daha sakin hem daha planlı olsa da, yine de muhteşemdi. 1,5 yaşındaki çocukla Afrika'da safari yapabilir miyiz derseniz, kesinlikle evet. Kruger olmasa da bahsettiğim bölgeler gerek hayvan çeşitliliği, gerek bitki örtüsü, gerek konaklama seçenekleri olarak çocuklu aileleri mutlu edecek özellikte. 1 hafta boyunca bush'ta kalsanız da kesinlikle sıkılmayacağınızı, harika vakit geçireceğinizi garanti ederim. Çocuk ihtiyaçları kolayca sağlanıyor, doktorlar ve hastanelerin standardı yüksek, özellikle Avrupa'nın kışında gidilebilecek güzel bir ülke. Tavsiye ederim.

Fotoğraflar ve yazının tüm hakları (c) Ceren Musaağaoğlu Schubert, Mart, 2015.

27 Ağustos 2014 Çarşamba

Cote D'Azur: Şık ve lezzetli Fransız

Bir önceki yazımda bahsettiğim gibi, arabamıza atlayıp Münih'ten Akdeniz'e kavuşmak için 7 saatte 5 ülke aşarak İtalya'ya varmıştık. 4 günlük muhteşem bir şarap ve İtalyan lezzetleri eşliğinde bol yürüyüş ve bol ılıman iklimle kucaklaşma molasından sonra, yine arabamıza atlayıp bu sefer de 5 saatte 2 ülke daha geçerek (itiraf edeyim, Monako'da sabahın o saatinde grandtuvalet giyinmiş, boya küpüne batmışçasına makyajlı ve sevimsiz insan evlatlarına şaşırma nedeniyle, AB'ye inat bu tuhaf ülkeyi 1/2 ülke saymak hissiyatı içindeyim!) Fransa'nın ünlü Cote D'azur sahiline vardık.

İtalya'dan sadece bir taş atımlık uzaklıktaki bu sahil, İtalya ile Fransa arasındaki bakış açısının dağlar kadar farklı olması nedeniyle sanki birbirinden kilometrelerce uzak iki farklı ülke gibi. Oysa coğrafya açısından çok da farkları yok, masmavi deniz, kilometrelerce ev ev ev dolu sahil, rengarenk dondurmalar, zeytinlikler, üzüm bağları.. Neredeyse aynı. Tek farkı; sanırım Fransa biraz daha şık, biraz daha özenli, biraz daha "zengin ve kültürlü" duruyor. Ve evet, biraz daha pahalı.

Konaklamayı seçtiğimiz bölge yani Grasse; turistik sahilden daha kuzeyde, dağlık alandaydı ama turizm açısından İtalya'dakinin aksine, dağlık alandaki köyler çok daha kalabalık ve "modern". Daha doğrusu, tarihi doku son derece güzel korunmuş olduğu için, kendinizi ortaçağda bir şatoda konaklıyor gibi hissediyor, aynı zamanda da 21.yy'ın tüm teknolojisine sahip olduğunuz lüks bir tatil geçiriyorsunuz. Grasse; Fransa'nın parfüm başkenti. Belki Patrick Süskind okuyucuları "Koku" romanından da hatırlarlar. Geceleri ortaçağ kasabası ruhu tabii ki hafif ürpertici oluyor ama gün doğumu ve gün batımında o güzel kahve kızıl evler, yemyeşil bahçelerin arasında mütiş romantik, gerçekdışı bir güzellik sunuyor insana. Grasse'ın biraz uzağında Le Bar sur Loup köyünde kaldık ve bu köyde ortaçağda verilen bir davette, tüm davetlilerin esrarengiz bir şekilde ölmesi sonucunda, efsaneye göre hala geceleri hayaletleri dolaşır dururmuş sokaklarda (biz göremedik kendilerini). Ama gün boyu güneşin sıcak etkisi kerpiç evlerin ve taş sokakların köşelerinde dolaştı durdu.

Bölgeyi karış karış gezmek, sahile hiç inmeden ve sıkılmadan günler sürüyor. Mutlaka yapılması gerekenler arasında tabii ki Trüf mantarı (toplanma sezonu genellikle Eylül ayı) dokunuşlu çeşitli Fransız yemeklerini tatmak da var. Özellikle İtalyan mutfağının etkisiyle, çeşitli makarnaların Trüf mantarı ile taçlandırılması tam bir damak şöleni sunuyor. İsterseniz, yandaki gibi bütün mantarları da alabilir, kendi mutfağınızda deneyebilirsiniz. Ayrıca Akdenize özgü enginar, patlıcan ve deniz ürünleri, Fransız mutfağının diğer gözdeleri. Özellikle Grasse'da sokak mutfağını da denemenizi öneririm.

Fransız mutfağı benim damak tadıma biraz fazla yağlı ve soslu gelse de, tatlılarına diyecek sözüm yok tabii. Fransızlar gibi güne şekerli tatlarla başlayıp, peyniri sadece yemek sonrasında tatlı yerine yemek benim tercihim değil ama denenebilir (yemek sonrası yenen peynirin ayrıca dişlerin korunmasında yardımcı olduğu da söyleniyor). Bölgede özellikle pastaneler ve şekerleme fabrikaları turistik turlar düzenliyor ve hem işin ustalığını öğrenebilir hem de ondan bundan tadarak mükellef bir ziyafet çekebilirsiniz.

Tabii ki yeme içme dışında, parfümerileri gezebilir ve kendi teninize uygun tasarlanmış kokuları seçebilir, satın alabilirsiniz. Ayrıca Nice, Cannes ve diğer ünlü turizm merkezlerine yakınlığıyla da günü birlik kültür, alışveriş ve yaşam tarzı turları için ideal bir bölge. Kısacası, şık ve lezzetli Cote D'Azur'un alımlı ve marur bölgesi Grasse; oldukça romantik bir tatil için de, görme ve tat alma duyusuna yaşattığı festival için de, Ortaçağ'ı konforlu bir şekilde düşlemek isteyenler için de ve hatta alışveriş ve pop kültür çılgınları için de farklı turizm seçenekleri sunduğu için, herkesi tatmin edebilecek bir bölge. Görülmeli, deneyimlenmeli..

(c) Ceren Musaagaoglu Schubert - Ağustos, 2014